Resulullah’dan Duymamışsam Dilsiz Olayım!

Ebu Müslim şöyle diyor:

Bir gün ben, Hasan-ı Basri ve Enes bin Malik birlikte Ümmü Seleme’nin ( Peygamberin zevcesi) evine gittik. Enes evin kapısı önünde oturarak içeri girmedi. Ama benle Hasan-ı Basri içeriye geçtik. Hasan-ı Basri Ümmü Seleme’ye selam verdi, o da de selamın cevabını verdi.

Daha sonra Ümmü Seleme: “Evladım sen kimsin?” diye sordu.

Hasan-ı Basri: “Ben Hasan-ı Basri’yim.”

Ümmü Seleme: “Ne için gelmişsin?”

Hasan-ı Basri: “Resulullah (s.a.a)’in Ali bin Ebu Talib hakkındaki hadisini bana söylemen için gelmişim.”

Ümmü Seleme: “Allah’a ant olsun ki, bu iki kulağımla Peygamber’den duyduğum bir hadisi sana söyleyeceğim; eğer yalan söylemiş olursam sağır olayım! Bu iki gözümle gördüm, görmemiş isem kör olayım! Kalbim onu almıştır, eğer buna tanıklık etmese Allah onu mühürlesin! Eğer Resulullah (s.a.a)’den duymamış ise dilsiz olayım. Resulullah (s.a.a) Ali bin Ebu Talib’e şöyle buyurdular:

“Ya Ali! Kim kıyamet günü Allah’ın huzurunda hazır olduğu gün senin velayetini inkar ederse, müşrik ve puta tapanların safında yer almış olacaktır.”

Hasan-ı Basri bu hadisi duyunca şöyle dedi:

“Allâh-u Ekber, tanıklık ediyorum ki, gerçekten Ali bin Ebu Talib benim ve bütün müminlerin mevlasıdır.”

Ümmü Seleme’nin evinden dışarı çıktığımızda, Enes bin Malik, Hasan-ı Basri’ye; Neden tekbir getirdin?diye sordu. O da sebebini ona açıkladı. Bunun üzerine Peygamber’in hizmetçisi Enes bin Malik şöyle dedi: “Bu Hadisi, Resulullah (s.a.a) üç, dört defa buyurmuştur.”

Yabis Vadisinde Ne Geçti?



Ebu Besir diyor ki, Hz. Sadık (a.s)’a: “Adiyat suresindeki geçen Yabis (Kumsal çöl) Vadisinin macerası ve Hicri 8. Yılda (o mekanda) İslam ordusunun kahramanlıklarıyla ilgili olay nedir? dediğimde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdular:

“Yabis çölünün halkı on iki bin süvari nizam idi, ölüm anına kadar Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s)’a karşı savaşacaklarına dair ahdedip el ele verdiler.

Cebrail onların bu antlaşmasını Resulullah’a haber verdi. Resullullah (s.a.a) de Ebu bekri, daha sonra Ömer’i bir orduyla onlara doğru gönderdi. Bunlar bir netice elde etmeksizin geri dönüyorlar.

Peygamber (s.a.a) bu kez Hz. Ali’yi, muhacir ve ensardan oluşan dört bin kişiyle Yabis Vadisine doğru gönderiyor. Hz. Ali (a.s), ordusuyla birlikte Yabis Vadisi’ne doğru hareket etti.İslam ordusunun Hz. Ali’nin komutasında onlara doğru yürüdüğü düşmana bildirildi. Düşman silahçılarından iki yüz kişi savaş alanına doğru koştular. Hz. Ali (a.s) da bir grup ashabıyla birlikte onlara doğru yürüdü. Düşmana ulaştıklarında onların tarafından: “Siz kimsiniz, nereden gelmişsiniz, ne yapmak istiyorsunuz ?” diye soruyorlar.

Hz. Ali (a.s) onların cevabında şöyle buyurdu:

“Ben Resulullah’ın amcasının oğlu, Onun kardeşi ve elçisi Ebu Talip oğlu Ali’yim, sizi, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman etmenizi davet ediyorum, eğer iman ederseniz yarar ve zararda Müslümanlarla ortak olursunuz.”

Onlar Hz. Ali’nin sözüne karşılık şöyle dediler:

“Senin sözünü işittik, savaşa hazır ol ve bil ki, biz seni ve ashabını öldüreceğiz! Bizim vaadimiz yarın sabahtır.”

Hz. Ali (a.s) da onlara cevaben şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun size, beni ordunuzun çok olmasıyla mı tehdit ediyorsunuz? Bilin ki, biz Allah’tan, meleklerden ve Müslümanlardan sizin aleyhinize yardım alacağız. Yüce Allah’ın gücünden başka bir güç ve kudret yoktur.”

Düşman kendi yerine dönüp mevzisini pekinleştirdi. Hz. Ali (a.s) da ordusuna dönüp savaşa hazırlanmaya koyuldu. Hz. Ali (a.s) Müslümanlara, gece vakti bineklerinin cihazlarını hazırlamalarını, kuşanmalarını ve sabah erken düşmana saldırmak için hazır bir vaziyette olmalarını emretti.

Sabah şafağı söktüğünde Ali (a.s) ordusuyla birlikte namaz kılıp düşmana saldırdılar. Düşman öyle gafil avlandı ki, Müslümanların onlara nereden saldırdığını anlayamadı. İslam ordusunun geride kalanı henüz yetişmemişken onlardan çoğu öldürülüp neticede bir çokları da esir alındı ve malları ise Müslümanların eline geçti.

Cebrail-i Emin, Hz. Ali ve İslam ordusunun muzaffer olduğunu Hz. Peygambere haber verdi. Resulullah (s.a.a) minbere çıkıp Allah’a hamt ettikten sonra Müslümanların düşmana galip olduğunu ve İslam ordusundan sadece iki kişinin şahadete eriştiğini halka duyurdu.

Daha sonra Peygamber (s.a.a) ve ashabı Medine’den çıkıp Hz. Ali’yi istikbal etmeğe koştular. Medine’nin bir fersahlığında Hz. Ali’nin ordusuyla karşılaşıp onlara hoş geldiniz dediler. Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’i görünce bineğinden aşağı indi, Peygamber (s.a.a) de bineğinden aşağı inip Hz. Ali’nin alnından öptü. İslam ordusunun istikbaline gelen Müslümanlar da Hz. Peygamber gibi Hz. Ali’yi kutlayıp bu fethi tebrik ettiler, düşmandan elde edilen bolca ganimeti ve esirleri görerek daha çok sevindiler.

Bu esnada Cebrail-i Emin gök yüzüne inerek ve bu zaferden dolayı “Âdiyât” suresini Resulullah’a getirdi:

“Soluk soluğa koşan atlara ant olsun, (tırnaklarıyla) ateş çakıp saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, bununla bir (düşman) topluluğun orta yerine kadar dalanlara…”

Peygamber (s.a.a)’in gözlerinden sevinç yaşları boşandı, işte burada o meşhur sözü Hz. Ali’ye buyurdular: 

“Eğer ümmetimden bir grubun, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında dedikleri söz gibi senin hakkında söylemesinden korkmasaydım, senin hakkında öyle bir söz söylerdim ki, her nereden geçseydin ayağının altındaki toprağı götürür onunla teberrük ederlerdi!”

Günahın Tedavisi

 

Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’ın muhlis ashabından biri olan Kumeyl şöyle diyor:

Bir gün İmam (a.s)’a: “Ey Emir’el- Müminin! Bir kul günah yapıyor, sonra da mağfiret diliyor. Acaba mağfiret dilemenin haddi (gerçeği) nedir?” diye sordum.

İmam (a.s): “Ey Kumeyl! Mağfiret dilemenin haddi tövbedir?” buyurdular.

Kumeyl: “Sadece bu kadar mı?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Nasıldır öyleyse?”

İmam (a.s): “Kul bir günah işlediğinde, tahrik ile “Esteğfirullah” (Allah’dan bağış diliyorum) diyor.”

Kumeyl: “Tahrik nedir?”

İmam (a.s): “Dil ve dudakları, hakikati peşinden getirmek kastıyla hareket ettirmektir.”

Kumeyl: “Hakikat nedir?”

İmam (a.s): “Kalple tasdik etmek (samimi bir kalple mağfiret dilemek) ve mağfiret dilediği günahı tekrarlamamaya karar vermektir.”

Kumeyl: “Bunları yaparsam mağfiret dileyenlerden sayılır mıyım?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Neden?”

İmam (a.s): “Çünkü sen henüz mağfiret dilemenin aslına ulaşmamışsın.”

Kumeyl: “Mağfiret dilemenin aslı nedir?”

İmam (a.s): “Günahtan tövbe etmektir. İşte bu, ibadet edenlerin ilk derecesidir; bir de ileride her çeşit günahtan kaçınmaya karar vermektir.

Mağfiret dileme altı mananın gerçekleşmesiyle olur:

Geçmiş (günahlara) karşı pişmanlık duymak.

Günahı, ebedi olarak terk etmeye karar vermek.

Kendinle diğer yaratıklar arasında bulunan hakları eda etmek.

Bütün farzlarda, Allah’ın hakkını ödemek.

Haramdan biten etleri, deri kemiğe yapışacak derecede eriterek yerine (helalden biten) et meydana getirmek (vücudu helal yoldan geliştirmek).

Vücuda, günahın tadını tattırdığı gibi, ona itaat etmenin de zorluk ve acısını tattırmak.”

ALLAH’IN (C.C.) ASLANI

 
Hz. Ali (a.s) in hayatından bir kıssa
Mekke’den yola çıkan müşrikler ordusu, otuz gün süren uzun bir yaya yolculuktan sonra nihayet “Medine” yakınlarına varmıştı. Mekke kafirlerinin reisi Ebu Süfyan, niceden beridir bu büyük orduyu hazırlamakla meşguldü. Henüz yeni kurulan İslam devletinin merkezi durumundaki Medine’ye karşı büyük bir saldırıya geçerek Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) ve ashabını şehid etmek ve böylece İslam’ı ortadan kaldırmak niyetindeydi. Mekke küffarı bu uğursuz planın mutlaka başarılı olabilmesi için her çareye başvurmuş ve ötedenberi İslam’a düşman kesilmiş bulunan Medine Yahudilerinin büyük bir bölümüyle de gizlice anlaşmıştı. Medine’deki bir avuç Müslüman’ı ortadan kaldırmak gayesiyle hazırlanan bu büyük ordu; asker sayısı on bine varacak kadar kalabalıktı.Mekke müşriklerinden oluşan ordu Medine’ye vardığında çok şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştı. Şehrin etrafına, derinliği 3-4 metreye varan büyük hendekler kazılmış, çukurlara da çeşitli engeller yerleştirilmişti. Kafirler bütün uğraşlarına rağmen hendeği aşıp şehre girmeyi başaramadılar.

Müşriklerin Medine’ye saldıracağını duyan Müslümanlar, Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) yakın ashabından olan İran’lı Müslüman Selmân-ı Farsî’nin önerisiyle, henüz küfür ordusu Medine’ye varmadan bütün şehrin etrafını bu büyük hendekle çevirmişlerdi.

Böyle bir engelle karşılaşacaklarını akıllarından bile geçirmeyen küffar ordusu neye uğradığını şaşırmış ve hendeğin ötesinde çivilenip kalıvermişti! Onlar hiçbir engelle karşılaşmadan, hatta atlarından inmeye bile gerek kalmaksızın rahatça Medine’ye girebileceklerini ve birkaç dakika zarfında bütün Müslümanları kılıçtan geçireceklerini zannederek gelmişlerdi buraya… Oysa ki müslümanlar bu kocaman hendeği kazmış ve onların şehre girmesini önlemişti işte!..

O sırada Ebu Süfyan’ın öfkeli haykırışı küffar ordusuna hakim olan öldürücü sessizliği bozdu. Ordunun hendek etrafında kamp kurmasını, komutanlarla görüşüp meseleye bir çözüm yolu buluncaya kadar askerlerin beklemesini emrediyordu.

Mekke müşrikleri kısa zamanda hendek çevresinde çadırlar kurdular. Medine, küffarın muhasarası altındaydı artık.

-*-

Medine’nin muhasarası günlerce sürdü… Bu bekleyiş müşriklerin moralini bozmuştu; herkes bezgin ve yorgundu. Öte yandan, bu müddet zarfında Medine’ye girebilecek bir yol da bulamamışlardı. Bu da onların öfkesini artırmış, kızgınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir hale gelmelerine sebep olmuştu.

Hendeğin öte tarafında, Medine’de bulunan ve sayıları üç bine varmayan Müslümanlarsa Allah’a iman etmiş olmanın verdiği azimle ve her lahza daha yoğun bir şekilde hazırlanıyor ve kafirlere aman vermeyerek hendeğe yaklaşanları ok yağmuruna tutuyorlardı.

İşte o günlerden birinde, ansızın beklenmedik bir hadise oldu!..

Küffar ordusunun içinde Abdü Veddoğlu Amr adlı pek yaman bir savaşçı vardı, Araplar arasında tanınmış bir kahraman, meşhur bir silahşördü. Muhasaranın uzamış olmasına çok sinirlenen Amr, öfkeden deliye dönmüşcesine bir kızgınlıkla hendek boyunca at koşturuyor, her yeri dikkatle gözden geçirerek hendeği aşabileceği bir nokta bulmaya çalışıyordu. Nihayet dar bir yer buldu ve var gücüyle nara atıp atını mahmuzlayarak uzun bir atlayışla hendeğin ötesine geçmeyi başardı!

Amr, Medine tarafındaydı şimdi…

Bu hadise üzerine her iki taraftaki ordudan sesler yükselmeye başladı; bütün gözler Amr’a çevrilmişti. Sevinçten çılgına dönen Mekke kafirleri neşeyle Amr’ı övüyor, habire onu teşvik ediyorlardı.

Amr ilerliyordu… İslam ordusunun karşısına gelince durdu, kınından sıyırdığı kılıcını sallayarak bağırdı:

-Hey!…Aranızda karşıma çıkacak bir er yok mu?!

Müslümanlardan çıt çıkmıyordu, herkes başını öne eğmişti. Onun gibi bir savaşçıyla dövüşmek her yiğidin kârı değildi zira..

O sırada Müslümanlar arasından yükselen bir ses etrafa hakim olan sessizliği bozdu! İmam Ali’nin (a.s) sesiydi bu; Amr’a karşı savaşmak için Resulullah’tan (s.a.a) izin istiyordu.Henüz Resul-ü Ekrem (s.a.a) İmam Ali’nin (a.s) meydana çıkmasına izin vermemişti ki Amr’ın narası tekrar duyuldu.-Heey!.. Karşıma çıkacak kimse yok mu diye bağırmaktan sesim kısıldı… Yok mu içinizde bana cevap verebilecek bir yiğit?! Ey Müslümanlar!.. Siz, “Eğer ölürsek cennete gideriz, seni öldürürsek sen cehenneme gidersin” demiyor musunuz? O halde biriniz beni cehenneme göndersin ya da ben onu öldüreyim ve o cennete gitmiş olsun!…İmam Ali (a.s) meydana çıkmak için Hz. Resulullah’tan (s.a.a) tekrar izin istedi; ancak Resul-ü Ekrem (s.a.a) bu defa da izin vermedi ona.

Amr, meydanın ortasında bağırmaya devam ediyordu halâ… Onun her narasıyla birlikte küffar ordusundan alkışlar yükseliyor, büyük bir sevinçle Amr’ı teşvik ediyorlardı.

Amr, meydanda bir kez daha at koşturduktan sonra üçüncü defa var gücüyle bağırıp kendisiyle dövüşecek savaşçı istedi.

Bu defa da Müslümanlar arasından mertçe ve yiğitçe ortaya çıkan yine İmam Ali (a.s) oldu, Resulullah’tan (s.a.a) bu dövüş için izin istedi. Resul-ü Ekrem (s.a.a) bu sefer izin vermişti ona!…

İmam Ali (a.s) mutluydu, gülümsüyordu… Allah aşkıyla coşup kabaran bir yürek, sarsılmaz bir iman ve azimle dudaklarında sürekli bir tebessüm, kendinden emin ve kararlı adımlarla meydana doğru yürüdü… Amr’a yaklaşıyordu, yerinde durmayıp ona doğru ilerlemeye devam ederek:

-Sakin ol bakalım! diye bağırdı, “Biraz bekle hele! Sana cevap verecek olan biri var, korku nedir bilmeksizin sana doğru gelmede işte…”

Bütün gözler meydana çevrilmişti. Küffar ordusundaki velvele dinmiş, herkes boynunu uzatarak onların büyük kahramanlarına karşı vuruşma cüreti göstereni tanımaya çalışıyordu.

Hz. Ali’nin (a.s) Amr’a doğru ilerleyişini seyreden Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) :

-İşte! buyurdular, bütün küfürle bütün iman karşı karşıya geldi şimdi!..

Sonra da İmam’ın (a.s) muzaffer olması için mübarek ellerini kaldırıp Allah’a duaya koyuldular.

Amr, dizgini kuvvetle çekerek atını yatıştırdıktan sonra gözlerini kısıp Müslümanlara doğru dikkatle bakmaya başladı; kendisine doğru gelenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çok geçmeden İmam (a.s) Amr’ın karşısına dikilmişti bile… Amr, onu tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten sonra hayretle:

-Hey, delikanlı! dedi, ölümüne susadın galiba… Benim kim olduğumu biliyor musun sen?!

İmam (a.s) cevap verdi:

-Adını duymuşluğum var… Ben de Ebu Talib oğlu Ali’yim…

“Ali” ismini duyan Amr iliklerine kadar ürperdi… Onun Uhud ve Bedir savaşlarında gösterdiği akılalmaz cesareti hatırlamıştı. Pek çetin bir yiğit olduğunu çok iyi biliyordu onun… Atını hafifçe mahmuzlayıp İmama (a.s) doğru yaklaştı, bu defa aşağıdan alıyordu; korktuğunu belli etmemeye çalışarak:

-Ey Ebu Talib oğlu! dedi, sen çok gençsin daha, önünde koca bir ömür görüp geçirmen gereken nice günler var! Canını şimdi alırsam pek yazık olur sana… İş işten geçmeden dön git de başkası gelsin benimle dövüşe…

İmam Ali (a.s) ona doğru bir adım atıp:

-Ey Amr, dedi, seninle vuruşmaya geldim ben. Vuruşacak er arayan sen değil miydin?!

Amr:

-Baban Ebu Talib’le arkadaşlığımız vardı ne de olsa, dedi; sana kıymak, kanını dökmek istemem…

İmam aldırmadı, 

-Ey Amr! dedi, savaş meydanında senden üç dilekte bulunanın bir dileğini mutlaka kabul ediyormuşsun öyle mi?

Amr, yüksek sesle:

-Öyledir! diye cevap verdi, doğru duymuşsun!

İmam (a.s) :

-O halde benim de üç dileğim var sende, birine mutlaka uyacaksın… dedi.

Amr: 

-Söyle bakalım, ne istiyorsun? diye sordu gururla…

İmam:

-Putperestlik ve şirki bırak, dedi, Allah’a inan, Muhammed’in (s.a.a) hak üzere gelmiş bir peygamber olduğunu kabul et ve Müslümanlar arasında izzet ve şerefle hür bir insan olarak yaşa!…

Amr:

-Buna imkan yok, dedi, diğer isteğini söyle!

İmam:

-Peki, dedi, o halde bizimle savaşmaktan vazgeç ve geldiğin yoldan geri dön… Yaman bir atın var, seni hendeğin öbür tarafına geçirebilir…

Amr sinirlenerek:

-Olacak şey mi bu? diye çıkıştı, o zaman korktu da kaçtı diye herkes alay eder benimle! Şunu bilmiş ol ki Medine Müslümanlarına kim olduğumu göstermeden buralardan gitmem!

Hz. Ali (a.s) gülümseyerek:

-O halde üçüncü ve son teklifimi kabul et, dedi, atından in de vuruşalım seninle!..

Bu söz Amr’ı çileden çıkarmaya yetmişti; öfkeli bir sıçrayışla bir hamlede atından inerek İmam Ali’ye (a.s) doğru hışımla saldırdı.

Her iki ordu bir anda sessizliğe gömülmüş, bu amansız dövüşün nereye varacağını beklemedeydi.

Amr, kılıcıyla birkaç kez havada kavisler çizdikten sonra var gücüyle ,z. Ali’nin (a.s) başına savurdu. İmam, çevik bir hareketle kalkanını kullanıp Amr’ın kılıcını havada karşıladı. Bu şiddetli darbenin gürültüsü meydanın sessizliğini bozmaya yetmişti. Mekke kafirlerinin saflarından ansızın sevinç çığlıkları yükseldi; Müslümanlarıysa keder sarmış, herkes bir sessizliğe gömülmüştü birden…

Amr’ın indirdiği şiddetli kılıç darbesi İmam Ali’nin (a.s) kalkanını parçalamış ve alnını yaralamıştı! İmam (a.s) umulmadık bir süratle başındaki sarığı yarasına sarıp ikinci bir hamleye hazırlanan Amr’a davranma fırsatı vermeyerek saldırıya geçti.

Hakk’ın kılıcı kesilmişti adetâ… Güçlü pençesiyle kılıcın kabzasını kavrayıp yıldırım hızıyla Amr’ın tepesine indirdi. İmam’ın (a.s) kılıcından yükselen göz kamaştırıcı kıvılcım küffar ordusunu dehşete düşürmüştü. Derken,Amr’a çarpan kılıç sesi bütün şiddetiyle kulaklarda çınladı. Darbe çok ani olmuştu…

Bir dağı yerinden sökecek kadar güçlü bir darbeydi bu.

Amr’ın iri vücudu, bu darbeyle bir pelte gibi olduğu yere yığılıvermişti.

Her iki ordudaki askerler meraklı bakışlarını meydana dikmiş, yoğun toz bulutu arasında yere düşenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yere düşen kimdi acaba? İmam (a.s) mı, yoksa Amr mı?!

O sırada kulakları yırtarcasına göğe yükselen güçlü bir haykırış, bu sabırsız meraka bir son verdi.

Meydanın orta yerindeki toz bulutu arasından yükselen bu güçlü ses, İmam Ali’nin (a.s) tekbir sesiydi:

-Allah-u Ekber!..

İmamın (a.s) tekbir sesini duyan Müslümanlar galeyana gelmişti; hep birlikte ona katılarak tekbir getirmeye başladılar. Bu tekbir sesleri, küfür ordusunun yüreğine bir korku düşürmüştü.İmamın (a.s) amansız darbesi Amr’ı adeta toprağa çivilemiş gibiydi, yerinden kıpırdayacak mecali bile yoktu Amr’ın artık…İmam Ali (a.s) son darbeyi indirmek için çöküverdi Amr’ın göğsüne…Allah’ın arslanı karşısında aldığı bu yenilgi çok ani olmuş, Amr’ın sırtı ummadığı kadar kısa bir sürede, göz açıp kapayıncaya kadar yere gelmişti işte… Amr’ın bütün vücudu tepeden tırnağa öfke ve kıskançlıkla doluydu şimdi, yalım yalım bir ateş içten içe yakıp kavuruyordu bütün benliğini… Öfke va hasedin şiddetinden, yarasının acısını duymuyordu bile… Bu dayanılmaz kin ve nefret, hayatının son lahzasında yiğitliğe yakışmayan bir harekette bulunmasına sebep oldu. Artık kurtuluş çaresi kalmadığı, bütün mecalini yitirmiş olduğu bu sırada son gayretini, Hz. Ali’nin (a.s) yüzüne tükürme küstahlığını göstermişti!…

Amr’ın bu küstahlığı, er meydanında bir başka kahramanlığın meydana gelmesine sebep olacaktı.

İmam Ali (a.s) Amr’a son darbeyi indirmek için kaldırdığı kılıcını yavaşça yere indirdi…

Amr’ın göğsünden kalktı…

Metanetle yüzündeki tükrüğü sildi…

Derin bir “ah” çekerek gözlerini uçsuz bucaksız göğün meçhul bir noktasına diktikten sonra sakin ve yavaş adımlarla meydanda yürümeye başladı.

Herkes, hatta bizzat Amr ve Mekkeli müşrikler bile onun bu umulmadık davranışı karşısında hayretten donakalmış durumdaydı…

Ali (a.s), Amr’ı niye bırakmış, tam onu altetmişken göğsünden niçin kalkmıştı?!

Neden Amr’ın işini bitirmemişti hemen?

Ne diye meydanda yürümeye başlamıştı?

Son darbeyi niçin indirmiyordu halâ?!

Ne düşünüyordu Ali (a.s) acaba?

Neden?

Sırası mıydı şimdi?!

Ancak, o sırada İmam’ın zihninden geçen fevkalâde düşünceler ve içinde kopan “büyük cihad” fırtınasını Allah ve Resulünden (s.a.a) başka kimsenin bilmesi mümkün değildi.

İmamın (a.s) bütün varlığının tepeden tırnağa iman ve Allah rızasıyla dolup taştığı lahzalardı bunlar…

Amr’ın yaptığı küstahlık, İmam’ı, Allah’ın arslanı Ali’yi (a.s) gazaba getirmiş, onun öfkelenmesine sebep olmuştu…

Herkes, İmamın (a.s) o sırada kılıcını var gücüyle Amr’ın tepesine indireceğini sanmış; fakat o, beklenenin tam tersine, bunu yapmamıştı!

İmam (a.s) o sırada Amr’ı öldürecek olursa bunun tamamıyla Allah rızası için olmayacağını, öfkelenmiş olmasının da bu darbede payı olabileceğini düşünmüş ve bu düşünceyle Amr’ın göğsünden kalkarak yürümeye başlamıştı.

Birkaç adım attıktan sonra İmamın (a.s) öfkesi geçti…

Şimdi hem Amr’ı, hem öfkesini yenmişti…

Soğukkanlı adımlarla Amr’a yaklaştı…

O güne değin Allah rızasından başka hiçbir sebeple kalkmayan kılıcını bu defa da yalnızca ve yalnızca Allah rızası için kullanarak var gücüyle Amr’a indirdi.

Amr’ın işi bitmişti artık… İmam (a.s) metanet ve alçakgönüllülükle Müslümanların saflarına doğru yürüdü.

Amr’ın pek pahalı bir zırhı ve oldukça kıymetli bir kılıcı vardı. Araplar arasında adetti; er meydanında rakibini yenen, onun zırhını ve kılıcını da alırdı. Fakat İmam Ali (a.s) bu geleneğe uymadı; Abdü Veddoğlu Amr’ın ne kılıcına dokundu, ne de zırhına…

Görülmemiş bir mertlikti bu…

Aradan günler geçti… Amr’ın ölüm haberini duyan kızkardeşi:

-Onu kim öldürdü? diye sordu.

Kardeşini öldürenin Ali (a.s) olduğunu öğrenince de üzüntü veya herhangi bir rahatsızlık belirtisi göstermeksizin:

-Kardeşimi Ali’den (a.s) başkası öldürmüş olsaydı ona gözyaşı döker, matem tutup ağlardım, dedi. Fakat er meydanında yiğitlikte benzeri olmayan, cesarette eşi görülmemiş Ali gibi mert bir cengavere yenilmiş olması utanılacak ve üzüntü duyulacak bir şey olmadığı gibi aynı zamanda iftihar vesilesidir de!..

İmamın (a.s) bu tarihi darbesi, Mekke müşrik ordusunun moralini alt üst etmiş ve bir anlamda yenilgiyi kabullenmelerine yol açmıştı. Nitekim müşrikler çok geçmeden muhasarayı kaldırarak ümitsiz ve yenik bir halde Medine’den uzaklaşmak zorunda kaldılar.

İmam Ali’nin (a.s) Hendek savaşındaki teke tek savaşında gösterdiği yiğitlik, bu savaşın kaderini belirleyecek kadar önemli olmuştu. Nitekim hz. Resulullah (s.a.a) efendimiz bu konuda :

-Ali’nin (a.s) Hendek günü bir kılıç vuruşu, insanların ve cinlerin kıyamete dek yapacakları bütün ibadetlerden üstündür! buyurdular.

Yazan: Ahmed ArabluÇeviren: İsmail Bendiderya

(alıntıdır…)

Şahsınıza kötülük

Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affediniz

lakin vatanınıza ve milletinize kötülük eden bir kimseyi asla affetmeyiniz.

HZ.ALİ (k.v)

MESNEVİ’DE HZ. ALİ (K.V.)

MESNEVİ’DE HZ. ALİ İMAJI

MESNEVİ’DE HZ. ALİ İMAJI

Mesnevi’de Mevlânâ Hz. Ali’den daha çok ismiyle, birkaç defa da Haydar ve Murtazâ adıyla bahseder. Bu yazıda Mesnevi’de ele alınış sırasıyla Hz. Ali’ye nasıl atıfta bulunulduğunu dikkatlere sunmak istiyorum.

Bu malzemeden hareketle, Mevlânâ’nın ve kısmen de tasavvuf düşüncesinin Hz. Ali’ye bakışı ele alınacaktır. Bu arada Mesnevi şârihlerinin yorumlarından istifade edilecektir. Ayrıca Mesnevi’de Hz. Ali ile ilgili zikredilen mâlûmat ve olayların tarihî arka plânı imkân nisbetinde irdelenecektir.

 

1. Hz. Peygamber’in Ali’nin şahsında, mânevî yolda bir mürşidin, bir rehberin gerekliliğini hatırlatması.

Peygamber (sav)’in, Ali’ye (ra) “ Herkes bir çeşit ibadetle Tanrı’ya yaklaşmayı diler, sen akıllı ve Tanrı’ya ulaşmış kulla sohbet yüzünden yaklaşmaya çalış ki o kulların en ileri gideni olasın “ diye nasihat etmesi

“ Peygamber, Ali’ye dedi ki: “ Ey Ali! Tanrı aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın, yüreklisin.

Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının gölgesine sığın!

Hiç kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı bir kişinin gölgesine gir.

Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde uçmakta, yücelerde dolaşmakta.

Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu övüşe bir kesim, bir son arama.

Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde gizlenmiştir; artık sen anlayıver. Doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.

Ya Ali! Sen, Tanrı yolundakini bütün ibadetler içinde Tanrıya ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç.

Herkes bir çeşit ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıştı.

Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli gizli savaşan düşmandan kurtulasın.

Bu, senin için bütün ibadetlerden daha iyidir.

Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini geçer, hepsinden ileri olursun.

Bir Pîr ele geçirdin mi hemen teslim ol; Mûsâ gibi Hızır’ın hükmüne girip yürü.

Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık geldi” demesin.

Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.

Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydîhim” hükmünü verdi;

Şu halde Tanrı eli, onu öldürse de yine diriltir. Hattâ diriltmek nedir ki? Ona ebedî hayat verir.

Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pîrlerin himmetiyle aşmış, varacağı yere onların sayesinde ulaşmıştır.” (Mesnevi, C. I, beyit: 2959-2974).[1]

Hz. Ali’den bütün kaynaklar, onun kahramanlığı, cesareti ve ilmi konusunda ittifak halindedirler. Onun lakaplarından biri de “Allah’ın arslanı”dır. İleride değineceğiz.

Mevlânâ’nın da dahil olduğu tasavvuf inanışında, manevi tekâmül için bir rehbere, yol göstericiye ihtiyaç vardır. Mevlâna burada ona vurgu yapmaktadır.[2]

 

2. Hz. Ali’nin bir savaşta mübarek yüzüne tüküren düşmanını bağışlaması.

Allah’ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali’nin mübarek yüzüne tükürdü. bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bırakarak ayağa kalktı:

-Yürü git, seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, dedi.

Savaşçı bu duruma şaştı:

-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sordu.

Hz. Ali cevap verip şöyle dedi:

-Ben seninle Allah yolunda ve sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce öfkelendim, sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, sana olan kızgınlığımdan dolayı bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu düşünceyle seni serbest bıraktım.

Bunu duyan adam, bu büyük asâlet ve ince anlayış karşısında iman ederek müslümanların safına katıldı. (Mesnevi, C.I, beyit: 3721 vd.)

Özetle verdiğimiz bu olay Mesnevi’de hayli uzun ve ayrıntılı biçimde anlatılır.

Şârihler bu olayla Hendek savaşı arasında bir bağ kurarlar. Hendek savaşının bir adı da Ahzab gazasıdır. Ahzab suresi 10. ayetin tefsiri sırasında Elmalılı Hamdi, tarihi bilgiler aktarır. Bir küçük ilâveyle olayı oradan özetliyoruz:

Hendek savaşı sırasında müşrikler zor durumda kalıp son bir hamle yapmak isterler. Hendeğin en dar noktasından gözüpek cengaverler Müslüman tarafına geçer. Bunlardan biri de Amr bin Abdivüd’dür. Bedir savaşında yaralanmış, intikam almak için ant içmişti. Bu sıralarda 90 yaşlarında olmasına rağmen güçlü kuvvetliydi ve hendeği ilk geçen o olmuştu. O zamanın savaş adetleri gereği vuruşmak için er istedi. Hz. Ali karşısına çıkmayı arzu etti. Peygamberimiz önce razı olmadıysa da sonunda kabul etti ve Ali mübareze için meydana çıktı. Rakibi önce onu küçümsedi. 27 yaşındaki Ali Amr’a dedi ki:

-Ey Amr, senin bir adetin vardı. Kureyş’ten biri sana iki teklifte bulunsa mutlaka birini tutarsın değil mi? Amr “evet” dedi. Hz. Ali:

– O halde ben seni Allah’a ve İslam’a davet ediyorum. Amr:

-Ona ihtiyacım yok. Hz. Ali:

-Öyleyse seni binitlerimizden inip dövüşmeye davet ediyorum. Amr:

-Vallahi seni öldürmek istemem, diye alay etti. Hz. Ali:

-Fakat ben seni öldürmeyi arzu ediyorum, dedi.

Bunun üzerine Amr kızıp atından indi, bir kılıç darbesiyle kendi atının ayağını kesti, Hz. Ali’ye saldırdı. Amr’ın darbesi Ali’nin kalkanını parçalayıp alnını kanattı. Ali karşı darbe ile Amr’ı omuzundan biçti, öldürdü.[3]

Gölpınarlı burada şu ilâvede bulunur: Amr Hz. Ali’nin başını yaralar, o da onu ayaklarından vurur, yere yıkar, göğsüne oturup başını kesmek üzereyken Amr çaresizlik içinde Al’nin yüzüne tükürür. Ali kızar, Amr’ı öylece bırakıp biraz gezinir, öfkesi yatışınca dönüp Amr’ın başını keser, getirip Resulüllah’ın önüne atar.[4]

Abdülbaki Gölpınarlı olaya şu yorumu ekler: Mevlânâ bu olayı anlatmaya başlamış, fakat Amr’ın adını anmamış, ondan sonra da tasarrufa başlamıştır. İman dolu gönlü Ali aşkıyla coşunca böyle bir mürüvveti, böyle bir keremi gören kişinin, böyle bir ihlâsa sâhip olanın kâfir olarak ölmesine razı olmamış, vak’anın sonunu kendi icat etmiştir.[5]

Bu olay eski zaman vuruşmalarındaki meydan okumalardan örnekler de ihtivâ ederek İslâm Tarihi kaynaklarında, bazılarında renkli bir üslûpla yer almaktadır.[6]

Olayın tarihi yönü araştırılıp tartışılabilir. Fakat Mevlânâ ve tasavvuf düşüncesi bakımından, dindeki önemli bir kavram olan “ihlâs”ı çok iyi açıkladığı için Mesnevi’deki şekli önem taşır.

Günlük hayatta sık sık düşülen bir hatâ vardır: Şahsî ve nefsânî olanla dînî ve ulvî olanın karıştırılması. Böylece nice insan farkına varmadan kendi benlik ve tatmin duygusuna yüce kavramları âlet edebilir. İyi bir iş yaptım zannıyla büyük hatâ ve günâha saplanıp kalır.

Dinde esas olan her şeyin Allah için, Allah rızâsı için yapılmasıdır. “Birini sevmek, birine kızmak, vermek, vermemek sâdece Allah için olmalıdır. Bu, imanda olgunluk alâmetidir.”

Mevlânâ, Hz. Ali’ye öldürmekten vazgeçtiği savaşçının şaşkınlığı karşısında hal diliyle çok hikmetli şeyler söyletir. Bir Mesnevi şarihi de bunları şöyle dile getirir:

“Ben kılıcımı kendi keyfim için değil, Allah’ın emri ile sallarım. Kâfirlerin ve münâfıkların başını, yine Allah’ın emri ile keserim. Ben Allah’ın aslanı, O’nun kılıcıyım, kendi nefsimin, kendi kibir ve gurûrumun değil.

“Ben imânımın emrini yerine getiririm. Hareketlerim, davranışlarım, nasıl bir dîne inandığımın delîli ve şâhidi olurlar.

“Ben, hakîkatte ben değilim. Nefsini Allah yolunda yok etme mertebesine ermişlerdenim. Benim için Allah’tan gayrı, kendim de dâhil, hiçbir varlık yoktur. Kılıcımın şiddeti ve yenilmezliği de kendi hünerim değildir. O kılıç benim değil, Allah’ın kılıcıdır. Bu sebepledir ki Allah’ın kılıcını ancak Hakk’ın dilediği işlerde kullanırım.”

“Düşün ki sen beni kızdırmak istedin. Eğer yüzüme tükürdüğün için hiddete kapılsam, seni sırf gazabıma, yâni nefsime tâbi olmak gibi bana yakışmayan bir sebeple öldürecektim. Halbuki ben gurûrumu tatmin için değil, Allah için gazâda idim.”[7]

Hak yolunda cihadı bir ibadet kabul eden anlayış, öldürmede nefsin dahli olunca bunu bir şirk kabul eder ve “Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın” ( Kehf, 18/110 ) ayetine aykırı görür.[8]

 

3. Hz. Ali’nin, katilini önceden biliyor olması

Mesnevi’nin ilk cildinde üç ara başlık altında Hz. Peygamber’in sağlığında Hz. Ali’ye ölümünün İbn Mülcem eliyle olacağını bildirdiği, bundan İbn Mülcem’in de haberdar olduğu anlatılır. Bu arada Hz. Ali’nin dilinden ölüm, kader, kısas, düşmanını affetme gibi hassas konular hakkında Mevlânâ’nın tasavvufi ve hikemî görüşleri sıralanır.[9]

Bölüm, “Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim kahır zehri olmadı” beytiyle başlar. Hz. Ali İbn Mülcem’e hitaben: “Kader kalemi böyle yazmıştır, sen beni öldüreceksin” der ve ilâve eder. “Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil.”

Mutasavvıflara göre ölüm, beden kaydından kurtulup Hakk’a kavuşmaktır.[10] Mevlânâ bu vesileyle benzer düşüncelerini dile getirir:

“Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum.

Çünkü ölümüm, bana can gibi hoş geliyor; dirilmemle âdeta bir.

Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir.

Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise ebedîliktir.

Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni baştan bir hayat var.

Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl bizedir.

Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.

Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir.

Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” âyeti benim içindir.

Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim ebedî hayatım öldürülmemdedir.” (Mesnevi, I, beyit: 3925-3934)

Bazı Mesnevi şarihleri İbn Mülcem’i Hz. Ali’nin seyisi olarak gösterir.[11] Şii kaynaklarının hemem hemen tamamı, Hz. Ali’nin kaderini önceden bildiğini, Kûfe’ye gelip yerleşen İbn Mülcem’in niyetini ve onun kendisini öldüreceğini sezdiğini, fakat ölümden korkmayıp Allah’ın kaderine teslim olduğunu rivayet ederler.[12]

Hz. Ali Hendek savaşı sırasında yaralanınca, Hz. Peygamber ileride başından yara alacağını haber verdi. Başka bir gün hüzünle: “Bir ramazan ayında senin kanını dökecekler; sakalın, başından akan kanlarla boyanacak” buyurdular.

Ali (kv) hicretin 40. yılı ramazan ayının 19. günü sabah namazından çıkarken ağır yaralandı. Hendek’te Amr’ın yaraladığı yerden İbn Mülcem zehirli kılıcıyla vurdu. İki gün sonra 21 ramazan cuma günü vefat etti. Katiline iyi davranılmasını hatırlattı. Kendisi ölürse işkence yapılmadan kısas uygulanmasını istedi.[13]

 

4. Hz. Ali – Hayber

Ya baltayı al, ercesine vur; Ali gibi şu Hayber’in kapısını sök gitsin

Ya da şu dikeni gül fidanı haline getir; ateşi sevgilinin ışığı haline sok, nârı nûra çevir.

Bu Mesnevi beytinin öncesi şöyledir:

Her kötü huyunu bir diken bil, diken kaç keredir ayağını yaraladı.

Kaç kere kötü huyun yaraladı seni, fakat sende duygu yok ki, duygusuz yaratılmışsın.

Çirkin huyunun başkalarını yaraladığını bilmiyorsan kendi yarandan da haberin yok değil ya, sen hem kendine azapsın, hem başkalarına.

Ya baltayı al, ercesine vur; Ali gibi şu Hayber’in kapısını sök gitsin

Ya da şu dikeni gül fidanı haline getir; ateşi sevgilinin ışığı haline sok, nârı nûra çevir. (Mesnevi, II, beyit: 1239-1245)

Hayber savaşı h. 7. yılda vuku buldu. Burası Yahudilerin kralı Merhab’ın karargakı durumundaydı. Bir türlü müslümanlarca ele geçirilememişti. Savaşın zorlu bir anında Hz. Peygamber şu müjdeyi verdi: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah ve Resulü onu sever ve Allah kalenin fethini onun eliyle gerçekleştirecektir.”[14]

Ertesi sabah sancağı teslim alan Hz. Ali Peygamberimizin hayır duaları ile savaşa girer. Komutan Merhab’ı ve kardeşini öldürür. Hayber kapısıyla ilgili destanlaşan hadise hakkındaki rivayet şöyledir:

Hz. Ali kaleye yaklaşınca yahudilerden birisi vurarak kalkanının yere düşürür. Bunun üzerine Ali, kale yanında bulunan bir kapıyı alarak kalkan yapıp kendisini korur ve şehri fethedinceye kadar onu kullanır. Resulüllah’ın azadlısı Rafi’in yedi arkadaşıyla birlikte daha sonra bu kapıyı kaldırmakta zorlandıkları Taberi Tarihi’nde yer alır.[15]

Alıntıladığımız metinde de görüldüğü gibi Mesnevi’de “Hayber” motifi, içe dönük savaş demek olan mücahede ve ahlâkı düzeltme eyleminde bir unsur olarak kullanılır. Yani Hz. Ali’nin Hayber kalesinde gösterdiği yiğitliği, sen de kötü huylarını bozguna uğratarak göster. Nefs-i emmare kalesine hükmet, onun kapısını kopar.[16]

Mevlânâ başka bir yerde aynı istikamette olmak üzere şöyle der:

“Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesinin içinde gül bahçesi.

Suretini, şeklini kırdın mı her şeyin suretini kırmayı öğrendin demektir.

Artık her sureti kırar, Haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın.” (Mesnevi, III, 578-580).

 

5. Haydar-Arslan

“Haydar” kelimesi Hz. Ali’nin isim veya lakaplarından biridir. Mesnevi’de birkaç yerde geçer. Şu beyitte de büyük savaş, yukarıdaki anlamda, yani nefisle savaş manâsındadır:

“Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar’la Rüstem’in harcıdır.” (Mesnevi, V, b. 3802)

“Haydar” erkek aslan demektir. Ensesinin kalınlığı ve pençelerinin güçlülüğü sebebiyle böyle denmiştir. Arslan eski devirlerden beri kuvvet, cesaret ve kahramanlık sembolü sayılmış, bu sebeple Hz. Ali’ye de arslan anlamnı gelmek üzere “Haydar” denmiştir. Hayber’de hasmı Merhab’ın meydan okuması karşısında Hz. Ali şöyle cevap vermiştir: “Doğduğum vakit anam bana Haydere (Arslan) adını vermiştir. Vahşi ormanların arslanı gibiyim. Düşmanları fena şekilde öldürürüm.”

Hz. Ali, İslam dünyasında Haydar, Haydar-ı Kerrar (tekrar tekrar, döne döne savaşan) Haydarullah, Esedullah, Şîr-i Yezdan, Şîr-i Hudâ, Allah’ın aslanı lakaplarıyla anılır. Divan ve tasavvuf şiirinde Haydar çeşitli bağlamlarda kullanılır.[17]

Sırr-ı Haydar’dan göründü nûr-i Rabbi’l-Alemîn

Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zü’l-fikar

Seyyid Nizamoğlu

Olursa kal’a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer

Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

Osman Şems Efendi

Mesnevi III. Ciltte şöyle denir:

“Peygamber Ali’ye de temsil yoluyla arslan demiştir. Arslan onun benzeri değildir ama misal bu, böyle demiştir işte.” (Mesnevi, III, b. 1941)

Gölpınarlı bu beytin açıklaması sırasında Hz. Peygamber’in Haz. Ali’yi övücü beyanlarını ihtiva eden uzunca bir ifade sırasında, “… bu yeryüzünde Allah’ın arslanıdır, düşmanlarına karşı Allah’ın kılıcıdır..” dediğini yazar.[18]

 

 

6. Bir Yahudinin Hz. Ali ile tartışması.

Mesnevi’de şu olay nakledilir:

Bir Yahudi’nin, Allah yüzünü ulu etsin Ali’ye ”Eğer Allah’nın korumasına güveniyorsan kendini bu yapının üstünden at” demesi, Müminler emîri’nin ona cevabı

Allah’ı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki:

“Peki yüksek bir yapının damındasın… ey aklı başında olan, Allah’nın koruyacağını biliyorsun değil mi?”

Murtaza, evet dedi… o koruyucudur, ganidir… bizim varlığımızı, bizi ta çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir!

Yahudi, peki dedi… mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at… Allah’nın koruyuculuğuna tamamı ile güven!

Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim!

Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya sataşmasın!

Kulun, iptilalara düşerek Allah’yı sınaması hiç yaraşır mı? (Mesnevi, IV, b. 354-359)

Hz. Ali’nin lakaplarından biri de “Murtazâ”dır. Kubbealtı Lugatı’na göre beğenilmiş, seçilmiş, hoşnut ve râzı olunmuş kimse anlamınadır. Pir Sultan “Hak murtazâ dedi sana ey velî” derken, Nef’î şunu söyler: “Tîğına n’ola yemîn eylerse rûh-i Murtazâ / Bir gazâ ettin ki hoşnud eyledin Peygamber’i”[19]

Hz. Peygamber h. IX. yılda Tebük gazvesi sırasında Hz. Ali’yi ailesine ve işlerine bakmak üzere Medine’de bırakmıştı. Münafıklar “Ali aşağı sayılacak önemsiz görülerek geride bırakıldı, çocuklar ve kadınların muhafızlığına layık görüldü” şeklinde dedikodu edince, Hz. Ali hemen silahını kuşanır ve Peygamberimize yetişerek söylentileri ona anlatır.

Bunun üzerine Allah Resulü “Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni Medine’de arkamda kalanlara bakmak üzere muhafız bıraktım. Sen geri dön, ailemde ve kendi ailende benim halefim ol. Ey Ali Musa’ya nisbetle Harun ne ise, sen de bana nisbetle o mevkide bulunmaya razı değil misin? Ne var ki, benden sonra peygamberlik yoktur” buyurur.

Bilindiği gibi Hz. Musa Tur dağına çıktığı zaman kardeşi Harun’u , dönünceye kadar İsrail oğullarını idare etmek üzere [20] yerine vekil bırakmıştı.[21] Ali de razı oldum, razı oldum demişti. Bu sebeple aynı zamanda Allah’ın razılığını kazanan anlamına “Murtazâ” lakabıyla lakaplanmıştı.[22] Bu konu daha kısa olarak Hadis kitaplarında da yer alır.[23]

 

7. Hz. Ali’nin kuyuya ah edip sırrını söylemesi

Mesnevi’de iki yerde Hz. Ali’nin kuyuya ah etmesinden söz edilir. İlki şöyle: Balık avcılarından kurtulmak isteyen akıllı bir balık sür’atle gölden kaçmaktadır. Arkadaşları ile bu konuyu müzakere edecek zamanı yoktur. Kendi kendine şöyle der:

“Kendine gel, şimdi danışma zamanı değil, yola düş. Ali gibi kuyuya ah et.

O âhın mahremi pek azdır; geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü!” (Mesnevi, IV, b. 2232-33)

İkincisi şu şekildedir:

Senin erliğine mahrem olacak Rüstem nerede ki senin yüzlerce harmanından bir buğday tanesini söylemeye kalkayım.

Senin sırrından bir ah etmek istersem ancak Ali gibi bir kuyuya gitmeli, kuyunun içine ah etmeliyim.

Kardeşlerin gönüllerinde kin olduğundan Yusuf’umun kuyu dibinde kalması daha iyi. (Mesnevi, C. VI, b. 2013-15)

Mevlevi kültüründe “ney”in menşei ve ondan çıkan akıcı sadâlarla ilgili şöyle bir olay anlatılır:

Rivayete göre Miraç Gecesin’de yüce Allah habibi sevgili peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretlerine bir hayli sır veya doksan bin kelime söylemiş. Hz. Peygamber de bunların otuz binini halka ayan, otuz binini seçkinlere beyan, otuzbinini de nihan etmiş (saklı tutmuştur). Bu arada Allah’ın aslanı Hz. Ali’ye de bir hayli sır ifşâ buyurmuş ve bu sırları kimseye zinhar fâş etmemesini (sakın açıklamamasını) tavsiye ve emir buyurmuştur. Fakat Cenâb-ı Murtaza (Hz.Ali) bu sırra tahammül edemeyerek, nihayet içi boş bir kuyuya varıp sırrını ona söylemek mecburiyetinde kalır. Bir müddet sonra bu tesirle kuyu su ile dolmaya başlar, taşar ve yanında bir ney (kamış) biter. Bunu bir çoban keserek kaval yapar ve çalmaya başlar. Kavalı duyan Hz. Peygamber: “Ya Ali niçin sırları ifşa ettin?” diye sorar, Hz Ali de: “Yâ Resulullah halktan hiç kimseye ağzımı açmadım”, cevabını verir. Resulullah: “ Ya bu sır nedir, o sır değil midir?” buyurur. Hz. Ali dinler, görür ki o sırdır. Hemen Risaletpenah’tan özür dileyip: “Yâ Resululah daha fazla tahammül edemediğim için kırda boş bir kuyuya söylemiştim” der. Bunun üzerine Allah Resulü: “İşte bu ney bu sırları kıyamete kadar söyler.” buyururlar.[24]

Beşir Ayvazoğlu’na göre eski Anadolu’daki Midas’ın Kulakları efsanesi dilden dile dolaşarak yeni şekillere bürünür. İranlı şair Senai (ö. 1131) daha sonra Mevlânâ’nın (ö. 1273) dilinde tasavufi gerçekleri anlatan bir metafora dönüşecektir. Aynı efsane Hz. Ali’ye de uyarlanmıştır.[25]

Tabii bütün bunlar birer tahmin. Kültürler arasında geçişler her zaman mümkündür. Midas mitolojisinin hangi yollarla, nasıl ve ne zamandan itibaren İslamî çevrelere geçtiği araştırılmaya muhtaç bir konudur. Bu iddianın gerçek olduğunu kabul etsek bile çok ciddi deformasyona uğradığını söylemeliyiz. İlk haliyle çok sıradan ve beşerî bir konu olan hadise, İslamî kültür çevresinde tamamen farklı ve ulvî bir mahiyete bürünmüş oluyor.

İslâm tarihi açısından bakınca Ali-kuyu konusunu, en azından Sünnî kaynaklar açısından mevsuk bilgilerle desteklemekten şimdilik yoksun olduğumuzu söylemeliyiz.

Tasavvuf ve edebiyat çevrelerinde Ali-kuyu motifinin yaygın olarak benimsendiği görülür. Feridüddin Atar (ö. 1221) Mantıku’t-Tayr’da bu meseleye yer verir.[26] Dede Omer Ruşenî’nin (1487) Neynâme’sinde konu daha uzun anlatılır. Şu mısralar Neynâme’dendir:

 

Ol Resûlün “ente minnî” dediği

Olmayan bir kerre “innî” dediği”

Şehr-i ilmin bâbı şâhı Kanber’in

Kal’ iden kudretle bâbın Hayber’in

Vardı gördü Hazret-i Peygamber’i

Dedi ey dü serânın serveri

“Lev denevtüm” sırrını keşfet ki tâ

Çâh-ı dil pâk oluban bula safâ

Başladı sûz ile söze âğâz edip

Sırr-ı esmâda söze âğâz edip

“Lev denevtüm” sırrını etti beyan

Râz-i mahfîyi edip küllî ayân

Mustafâ’nın sohbetinde Murtazâ

Vecde girip etti zevk ile safâ

İstedi kim dürlü sırlar fâş ede

Özüni pertav edip evbâş ede

Mustafâ ana dedi yâ Murtazâ

Sırrı fâş etmekliğe yoktur rızâ

Murtazâ dedi Resûl’e yâ Resûl

Her ne desen ederim kabul

Lîk sabrım kalmadı bir zerre hîç

Tâkatım tâk oldu oldum pîç pîç

Dedi Peygamber Alî’ye ey ahî

Ger tükendi kalmadı sabrın dahî

Var fülân çâha de, sırrın etme fâş

Sakla sırrın hâzır-ı kandîl-i bâş

Deme sırrın gayra desen çâha de

Yâ Alî şehd ü nebât ü kande de

Varuben çâha Alî bir hû dedi

Özge sırlardan ne ol ne bû dedi

Lîk çâha saldı ol Hû hây u hû

Salıban çâh içine gavgây-ı Hû

Bitdi bir ney anda ol Hû’dan revân

Olup, ol çâhın suyu ol demde kan

Pes budur ney dediğü Hû, Hû müdâm

Dimedüğü hîç gû gû ey hümâm[27]

Mevlevi şair Şeyh Galib “ney” redifli gazellerinde konuya değinir:

Envâr-ı mâh-ı Nahşebî’dir şu’le-i sadâ

Ayn-ı Alî’den aldı nazar çünki çâh-ı ney

(Neyin sadâsının alevi Nahşeb şehrinin ayının ışıkları gibidir. Çünkü ney (kamış) kuyusu Hz. Ali’nin gözünden nazar almıştır.)

Zemzeme-i feyz-i sülûkü çıkarır zemzemesi

Sır verip çâh-ı Alî’den dem-i kubâne-i ney [28]

(Hz. Ali’nin kuyusundan sır veren neyin demi ve onun nağmeli sesi, sülûk feyzinin zemzemesini çıkarır.)

 

8. Damdaki çocuğu kurtarması

Mesnevi’nin 4. cildinde şöyle bir olay geçer:

Çocuğu, kayıp oluk üstüne giden ve tehlikeye düşen kadının, Allah yüzünü ululasın, Ali’ye gelerek çare araması

Murtaza’ nın yanına bir kadın gelip dedi ki; Çocuğum, oluğun üstüne kaydı.

Çağırsam ele geçmez., bıraksam düşüp helak olacağından korkuyorum.

Akıllı değil ki tehlikeden kurtul, yanıma gel diyeyim de anlasın.

Elle işaret etsem anlamaz, anlasa bile kötülük şu ki dinlemez!

Mememi, südümüu gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor!

Allah hakkı için ey ulular, siz, bu âlemde de âcizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o âlemde de!

Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün mey vasini kaybedeceğim diye yüreğim titremede!

Ali dedi ki: dama bir çocuk çıkar., çocuğun, kendi cinsini görünce,

Derhal oluktan dama gelir, cins, cinsine ebedî olarak âşıktır.

Kadın öyle yaptı, çocuğu, o çocuğu görünce ona yüz tuttu;

Oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker, bunu böyle bil!

Çocuk, sürtüne sürtüne öbür çocuğun bulunduğu tarafa geldi ve aşağıya düşme tehlikesinden kurtuldu.

Peygamberler de, kulları oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmişlerdir. (Mesnevi, IV, b. 2657-69)

Süyûtî’nin el-Leâli’l-Masnûa’sında şöyle bir olay nakledilir: “Resulüllah’a ensardan biri geldi, oğlum damdan oluğa yürüdü; Allah’a dua et de onu anasına babasına bağışlasın, dedi. Oraya varınca korkunç bir şeyle karşılaştık. Hz. Peygamber, dama bir çocuk çıkarın, dedi. Öyle yaptılar; oluğa kadar gitmiş olan çocuk, o çocuğu görünce dama geri geldi.”[29]

Gölpınarlı bu bilgiyi aktardıktan sonra, Mesnevi’deki olayın buna pek benzediğini, Furuzanfer’in de bunu kabul ettiğini yazar.[30]

 

9. Hz. Ali’ye iki atıf

a) Mesnevi V. Ciltte şu beyit yer alır:

“Peygamber bunu Ali’ye değer biçilmez sözleri arasında açıkça söylemiştir.” (M. V, b. 272)

Konunun gelişinden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber’in Ali’ye söylediği o eşsiz sözler şunlar olmalıdır: “Ya Ali, eşinle beraber olurken: Allah’ım beni şeytandan uzaklaştır, bana açık olarak verdiğin şeylerden de şeytanı uzaklaştır, de. Sizden bir çocuk olursa ona zarar veremez.”[31]

b) “Ali gibi kılıçla hançer, ona reyhan kesilmiş, nerkisle nesrin, canına düşman olmuştu.” (M. V, b. 2676)

Gölpınarlı burada Hz. Ali’nin şu beytinden manen iktibas olduğunu söyler.

“Kılıçla hançer, bizim fesleğenimizdir; yuf olsun nerkise, mersin ağacına.

Şarabımız düşmanımızın kanıdır; kadehimiz düşmanımızın kafatası.”[32]

 

10. Ali-Mevlâ

Mesnevi VI. Cildin ara başlıklarından biri ve devamı şöyledir:

Mustafa salavatullahi aleyh, “Ben kimin mevlâsıysam şüphe yok ki, Ali, onun mevlâsıdır” buyurdu. Münafıklar, “Kâfi değil miydi ki kendisine muti olduk, kul köle kesildik. Bir de, daha çocukluktan kurtulmamış zata bizi kul köle yapmada” diye kınadılar.

Bu yüzden ictihat sahibi Peygamber kendine de mevlâ adını taktı, Ali’ye de.

Dedi ki: Ben kimin mevlâsı ve dostuysam amcamın oğlu Ali, onun mevlâsıdır.

Mevlâ kimdir? Seni âzâdeden, ayağındaki kulluk pırangasını çözüp atan!

Hürlük yolunu gösteren peygamberliktir. Mü’minler, peygamberlerden azatlık bulurlar.

Ey inananlar, sevinin. Selvi gibi, süsen gibi hür olun.

Fakat her an, yeşermiş, güzelleşmiş, bezenmiş gül bahçesi gibi dilsiz dudaksız olarak suya şükredin! (M. VI, b. 4538-44)

Bu sözler ve bunların söylendiği Gadîr-i Hum hadisesi Şii ve Sünni dünya tarafından farklı yorumlanıp değerlendirilen konuların başında gelir. Şiiler Gadîr-i Hum’da Hz. Peygamber’in, Hz. Ali’yi açıkça kendisinden sonraki halifesi olarak ilân ettiğini, fakat daha sonra bu hakkın ondan gasbedildiğini söyler. Sünni kaynaklar ise bunun doğru olmadığını belirtirler.

Sünni hadis kaynaklarında bu ifade yer alır. En ayrıntılı olan biri şöyledir: Hz. Peygamber hacdan dönerken, bir yerde konaklamış, namaz kılınacağını ilân ettikten sonra Hz. Ali’nin elini tutmuş: “Ben mü’minlere kendi, canlarından daha yakın değil miyim?” diye sormuş, “Evet” cevabını aldıktan sonra da: “Ben kimin dostu isem bu da (Ali) onun dostudur (mevlâ). Allahım onu sevenleri sen de sev, ona düşman olanlara sen de düşman ol!” demiştir.[33]

Aynı konuya daha kısa olarak başka hadis kitaplarında da yer verilir. Ahmed b. Hanbel olayın Gadîr-i Hum’da geçtiğini, Peygamberimizin sözünden sonra başta Hz. Ömer olmak üzere ashabın ileri gelenlerinin Hz. Ali’yi tebrik etiklerini nakleder.[34]

“Hz. Peygamber’in hadisinde geçen “mevlâ” kelimesi; dost, efendi, arkadaş, yardımcı ve velî demektir. Hz. Peygamber, her müslümanın velîsidir, dostudur. Hz. Ali ile olan münasebeti de böyledir” dedikten sonra E. R. Fığlalı Peygamberimizin Hz. Ali’ye bu özel davranışının sebebini şöyle açıklar:

Hz. Ali müslümanlardan bir çoğunun müşrik akrabalarını öldürmüştü. Dini konularda tavizsiz bir tutumu vardı. Ganimet dağıtımında kılı kırk yaran bir titizlik gösterirdi. Benzeri bir çok konularda hassasiyet sahibiydi. Bütün bunlar Ali’ye karşı kırgın ve kızgın olanların sayısını artırmıştı. İşte Hz. Peygamber’in amacı bunları uyarmak; onun bütün müslümanların dostu olduğunu belirtmek isteğiydi. Kaldı ki Hz. Ali’yi sevmenin Hz. Peygamber (sa)i sevmek gibi farz, ona düşman olmanın Hz. Peygamber’e düşman olmak gibi haram olduğu hakkında bütün müslümanlar ittifak halindedir.[35]

Sonuç: Hz. Ali’nin bir tarihi bir de menkıbevî yönü söz konusudur. Mesnevi’de bunlar mezcedilerek, fakat menkıbe tarafı ağır basar şekilde yer alır.

Mevlânâ’daki Hz. Ali imajında; onun kahramanlığı, cesareti, samimi imanı, ihlâsı, Hz. Peygamber’in özel sırlarına mahrem olması gibi noktalar dikkati çeker. Ayrıca Mevlânâ’nın kendi hayal dünyasında kurduğu bir Ali sîmâsı da vardır.

 

(Yazarımızın Mevlânâ ve Mevlevî Kültürü adlı kitabından alınmıştır, H yayınları, İstanbul)

 

——————————————————————————–

[1] Mesnevi’ye ait beyit numaraları, Veled İzbudak çevirisine göredir.

[2] Bu konuda bak. Mehmet Demirci, “Gazali’nin Tasavvuftaki Üstatları”, DEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, II, s. 75-80, İzmir, 1985.

[3] A. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. IV, Ahzab suresi 10. ayet tefsiri.

[4] Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, C. I, s. 632, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973

[5] Age, s. 633.

[6] Bk. Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Ugan, C. II, s. 510, Ankara, 1955; İbn Sa’d, Tabakat, II, 68, Beyrut, 1968; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, IV, s. 107-108, Beyrut, tsz; İbnü’l-Esir, İslam Tarihi Terc, C. II, s. 170, Bahar yayını, İstanbul, tsz; Abdülhalık Bakır; Ali Bin Ebi Talib, s. 82, Elazığ, 1998.

[7] Ken’an Rifai, Şerh-i Mesnevi, s. 562, İstanbul, 2000.

[8] A. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, II, s. 558, İstanbul, 2004.

[9] Bk. Mesnevi, I, 3844-3947.

[10] Bu konuda bk. Mehmet Demirci, “Ölümdeki Hayat”, Tasavvuf dergisi, sayı: 4, Ankara, 200.

[11] Krş. Kenan Rifai, age, s. 571.

[12] Bk. E. Ruhi Fığlalı, “İbn Mülcem” Diyanet. İslam Ansiklopedisi (DİA), c. XX, s. 220.

[13] Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, I, s. 457.

[14] Müslim Fedailü’s-sahabe, 33; A. Bakır, Ali b. Ebi Talib, s. 84.

[15] E.R. Fığlalı, İmam Ali, s. 27, Ankara 1996; Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, II, s. 213.

[16] Şefik Can, Mesenevi Tercümesi, C. II, s. 355; A. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, C. III, s. 347.

[17] Bk. “Haydar” DİA, XVII, 24.

[18] Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, III, s. 296.

[19] Kubbealtı Lugatı, C. II, s. 2147.

[20] Bk. A’raf, 7/142

[21] Fığlalı, İmam Ali, s. 39.

[22] Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, II, 185.

[23] Bk. Müslim, Fadailü’s-Sahabe, 30-32.

[24] A. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, C. VIII, s. 125-126, Kitabevi, İstanbul, 2007.

[25] Bk. Beşir Ayvazoğlu, Neyin Sırrı Hala Hasret, s. 13, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 2000.

[26] “Gâh kendi âleminde coşar köpürüdü, gâh gider sırlarını kuyuya söylerdi.” F. Attar, Mantıku’t-Tayr, çev. A. Gölpınarlı, C. I, s. 38, beyit: 480, İstanbul, 1968.

[27] Dede Ömer Rûşenî, Neynâme, yayımlanmamış Tenkidli basım, hazırlayan: Mustafa Uzun, s. 32-35; Ayrıca bk. Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, IV, s. 329.

[28] Şeyh Galib Divanı, haz. Muhsin Kalkışım, s. 414-415, Ankara, 1994.

[29] Süyuti, el-Leâli’l-Masnûa fiAhâdîsi’l-Mevzûa, C. I, s. 52, Mısır, 1317.

[30] Bk. A. Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, IV, s. 386.

[31] A. Gölpınarlı age, V, s. 55, Furuzanfer’in Ahâdîs-i Mesnevi’sinden naklen.

[32] Age, V, s. 442.

[33] İbn Mâce, Mukaddime, 11, 116. hadis; M. Yaşar Kandemir, “Ali”, DİA, II, s. 377.

[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, s. 281.

[35] E. R. Fığlalı, İmam Ali, s. 46. Gadîr-i Hum olayını şii anlayışa uygun biçimde izah için bk. Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi, VI, s. 686.

 

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

medeci42@yahoo.com

 

Mesnevinin Dilinden “Hazreti Ali’ ye göre büyük savaş…”

HZ.ALİ’YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ

Ali dedi ki: “Ben kılıcı Tanrı için vuruyorum. Tanrı kuluyum ten memuru değil! Tanrı aslanıyım heva heves aslanı değil… İşim, dinime şahittir. Ben “Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Tanrıdan gayrısını yok bildim. Bir gölgeyim sahibim güneş… Ona hacibim hicap değil. Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta diriltirim, öldürmem. Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgar nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir? Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi? Bir rüzgarla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgarlar var!

Hışım, şehvet ve hırs rüzgarı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür. Ben dağım; varlığım, onun binasıdır. Hatta saman çöpüne benzesem bile rüzgarım, onun rüzgarıdır. Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır.

Askerimin başbuğu, ancak tek Tanrının aşkıdır. Hiddet, padişahlara bile padişahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir. Hilim kılıcım, kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Tanrı hışmıysa bence rahmettir. Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum.

Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim. Savaşırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm. Bu suretle “Sevgisi Tanrı içindir” denmesini diledim; ancak Tanrı için birisine düşmanlık etmeli.

Cömertliğimin Tanrı yolunda olmasını, varımı yine Tanrı için sakınmamı istedim. Benim sakınmamam da ancak Tanrı içindir. Vermem de… Tamamı ile Tanrınınım, başkasının değil. Tanrı için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale kapılarak, şüpheye düşerek de değil.

Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum. Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Tanrı eteğine yapıştım. Uçarsam uçtuğum yeri görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri. Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi biliyorum.

Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum. Halka bundan fazla söylemeye imkan yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir. Garezden hürüm ben; hür olan kişinin şahadetini duy Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!

Şeriatte dava ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur. Senin aleyhinde binlerce köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz. Şehvete kul olan, Tanrı indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.

Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı dirilir, acı ölür. Şehvet kulu, Tanrı’nın rahmeti, hususi bir lutuf ve nimeti olmadıkça kulluktan kurtulamaz. Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur. Ona cebir değildir, cevir de değil!

Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip bulamıyorum. Artık yeter… Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor? Mermer bile kan kesilir. Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve talihsizliktendir.

Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe yararken kan kesil!

Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye derler ki gulyabani kölesi olmasın. Kuran’da peygambere “Biz seni şahit olarak gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.

Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder? Burada Tanrı sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel! Beri gel ki Tanrı’nın ihsanı seni azat etsin. Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.

Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu. Küfürden ve dikenliğimden kurtuldun, artık Tanrı bahçesinde bir gül gibi açıl! Ey ulu kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm?

Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın. O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi? Ömer’in Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi?

Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı? Onlara da bu yüzden ikbal yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi? Onların büyüsü, onların inkarı olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı?Onlar da asayı ve mucizeleri nereden göreceklerdi?

Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu. Tanrı ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü günah ve suç ibadet olmuştur. Çünkü Tanrı, şeytanların rahmine suçları ibadete, sevaba tebdil eder. Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.

Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister. “ O günahın ibadet olduğunu gördü mü?” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır. Beri gel; ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.

Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu çeşit baş korsam, vefa edene ne bağışlarım? Anla! Cennetlerde ebedi mülkler ihsan ederim

Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim, kahır zehri olmadı. Peygamber, hizmetkarımın kulağına, bu başımı boynumdan onun ayıracağını söyledi. Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacağını haber verdi.

O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlış iş zuhur etmesin” demekte; Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karşı nasıl hile edebilirim?” demekteyim.

O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni tanrı hakkı için ikiye böl, ki bu kötü akıbete uğramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der; Ben de daima “Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader kaleminden nice bayraklar, baş aşağı olur.

Gönlümde, sana hiçbir düşmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki. Sen Tanrı aletisin; yapan, Tanrının eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl itiraz edeyim?” derim

O, “Öyle ise kısas niçin?” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır. Eğer Tanrı, kendi yaptığı işe itiraz ederse bu itiraz yüzünden bağlar, bahçeler yeşertir. Kendi yaptığı işe itiraz, ancak onun karıdır. Çünkü kahırda da tektir, lutufta da.

Bu hadiseler şehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur, Aletini kırarsa kırılanı tekrar iyileştirebilir.” Ulu kişi, “ hiçbir ayeti değiştirmedik ki ardından daha hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.

Tanrı hangi şeriatın hükmünü kaldırdıysa otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir. Gece, gündüz meşguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen şu uykuya bak! Sonra tekrar gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ateş yüzünden donukluk, uyku yanar, gider.

O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette değil mi? Akıllar, o zulmetle tazelenmiyor mu? Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu?

Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte… Tanrı, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.

Peygamberin savaşı sulha sebep oldu. Bu ahir zamandaki sulh o savaş yüzündendir. O gönüller alan sevgili ( Peygamber), alemdekilerin başları aman bulsun diye yüz binlerce baş kesti. Bahçıvan, fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.

Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin diye bahçedeki otları yolar. Sevgilinin ağrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük dişi çekip çıkarır. Noksanlarda nice fazlalıklar var. Şehitlere hayat yokluktadır. Rızk yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir. Hayvanın boğazı kesilince insanın boğazı gelişir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti artar.

İnsanın boğazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır? Artık agah ol da onu bununla mukayese et. Öyle bir üçüncü boğaz doğar ki o, Tanrı şerbetiyle, Tanrı nurlarıyla beslenir, gelişir. Kesilen boğaz, bu şerbeti içer ama “La” dan kurtulmuş “Bela” da ölmüş boğaz!

Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kişi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak? Beyaz ekmek için yüzsuyu döktüğünden dolayı söğüt ağacı gibi meyven yok! Duygu canı, bu ekmeğe sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!

Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme! Ekmek orucunu bozduysa kırıkçıya yapış, yücel! Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyileştirir… Şu halde onun kırması şüphe yok ki yapmaktır. Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap bakalım.” Elin ayağın yok ki yapamazsın.

Şu halde kırmak, kırığı sarıp iyileştiren adamın hakkıdır. Dikmeyi bilen yırtmayı da bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır. Evi yıkar, hak ile yeksan eder; fakat bir anda da daha mamur bir hale getirir.

Bir bedenden baş kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder. Canilere kısas emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi, Kimin haddi vardı ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!

Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!

Adem Peygamber, ansızın esasen şaki olan İblise hor baktı. Kendisini beğenip, kendisini ulu görüp melun şeytanın yaptığı işe güldü. Tanrı gayreti bağırdı: Ey tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun. Eğer tanrı kürkü ters giyerse dağı bile ta kökünden temelinden söker.

O zaman, yüzlerce Adem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmuş suçsuz, günahsız iblis yaratır! Adem “Bu hor görüşten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça düşünceye düşmem” dedi.

Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle öğünmeye imkan yok. Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri bizden defet; kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Tanrı’ya razı olan kardeşlerden ayırma!

Senin ayrılığından daha acı bir şey yok… Sana sığınmazsak sen esirgemezsen işimiz, gücümüz ancak kargaşalıktır. Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün yolunu kesmekte… Zaten cismimizi soyup çırçıplak bırakmakta!

Elimiz, ayağımıza kastettikten sonra artık kim, senin lutfun olmadıkça canını kurtarabilir ki? Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardığı şey ancak idbar ve tehlike sermayesi kesilir.

Çünkü can, canana ulaşmadıkça ebediyen kördür… ebediyen yaslıdır. Esasen senin inayetin olmazsa can, adeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et. Sen kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Tanrı hakkındır, yaparsın.

Aya, güneşe kusurlu, nursuz… Servinin boyuna iki büklüm; Feleğe, arşa hor ve aşağı… madene, denize yoksul dersen, Kemaline nispetle yaraşır. Çünkü yokluklara kemal verip onlara eriştirme kudreti ancak senindir. Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.

Yetiştiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir. Her güz; bağı bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir.

“ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelleş, güzel sesli bir hale gel” diye hepsini yeniden yaratır. Nergisin gözü körleşir, o, tekrar açar… Kamışın boğazını keser, sonra yine kendisi tekrar okşar, ondan nağmeler çıkarır. Biz mademki masnu’uz, sani değiliz… Şu halde ancak zebunuz, ancak kanaatkarız.

Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz. Sen buna lutufta bulunmazsan şeytanız. Sen bizim canımızı körlükten kurtardığından, gözümüzü açtığından dolayı Şeytandan kurtulduk.

Kim hayattaysa değnekçisi, yol gösteren sensin. Değneğin, değnekçisi olmadıkça kör nedir ki, ne yapabilir ki? Senden gayrı hoş olsun, hoş olmasın… Her şey, insanı yakar, ateşin aynıdır.

Kim ateşe dayanır, ateşe arka verirse hem Mecusidir, hem zerdüşt! Tanrı’dan başka her şey batıldır, asılsızdır. Tanrının ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.

Tekrar Ali ve katilinin hikayesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve mürüvveti anlat. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum. Çünkü ölümüm, bana can gibi hoş geliyor; dirilmemle adeta bir.

Ölümsüzlük ölümü bize helal olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir. Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise ebediliktir. Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni baştan bir hayat var.

Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.

Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” ayeti benim içindir. Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim ebedi hayatım öldürülmemdedir.

Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım? Bu alemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok, Tanrı’ya dönenleriz” denmezdi. Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir; zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir.

Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı görmeyeyim. Sana helal ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi. Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına yürüse. Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen beni öldüreceksin.

Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil! Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim. Hançer ve kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim… bağım, bahçemdir.”

Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik hırsına düşer? O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zahiren makam işleriyle ve hükümle uğraşır; Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilafet fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.

Peygamber, Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir? O öyle bir kişiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü yumdu, hem gönlünü kapadı.

Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki.

O, Tanrı ululuğuyla, Tanrı celaliyle öyle dolmuştur ki bu dereceye, bu makama Tanrı ehli bile yol bulamaz. “Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh” dedi. Artık düşünün anlayın!

“Göz Tanrıdan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga değiliz; alemi renk ,renk boyayan Tanrı sarhoşuyuz; bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu! Göklerin, hazinelerin akılları bile Peygamberin gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse. Artık Mekke, Şam ve ırak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin!

Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!

Atlı bir er, atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu Tanrı eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu toprağın fer’idir. Benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi. Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır

Be inatçı, İblis’in oğlu olmasan o köpeğin mirası nasıl olur da sana düşer? Ben köpek değilim, Tanrı aslanıyım. Tanrı aslanı suretten kurtulandır. Dünya aslanı av ve rızk arar, Tanrı aslanı hürlük ve ölüm! Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlığını pervane gibi yakıp yandırır.

Ölü isteği, doğru kişilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudilere imtihan oldu. Tanrı Kuran’da “Yahudiler, doğrulara ölüm; futuhat, sermaye ve ticarettir. Sermaye ve ticaret isteği var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.

Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dileği, bu ölüm temennisini dile getirin” dedi. Muhammed, bu bayrağı kaldırınca bir tek yahudi bile bu istekte bulunmaya cüret edemedi.

Peygamber “Eğer bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi. Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ışığı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç verdiler. Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!

Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yiğit! Savaşırken. Sen benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim ki o anda savaşımın yarısı Tanrı içindi, yarısı nefsim için. Tanrı işinde ortaklık yaraşmaz.

Sen Tanrı nakışısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim değil.

Tanrı’nın nakışını yine Tanrı eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin taşını at!” Kafir bu sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti. “Ben, cefa tohumunu ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.

Halbuki sen Tanrı huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin! Meğer sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin! Ben o görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış, aydınlanmıştır…

Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder. Bana kelimei şahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi. Onlar beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de aşıkçasına dine yüz tuttular, müslüman oldular. Ali, ilim kılıcıyla bu kadar boğazı, bu kadar halkı kılıçtan kurtardı.

İlim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha üstündür. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoşkunluğu dondu, yatıştı.

Bir buğday tanesi, Adem Peygamberin güneşinin tutulmasına… arzın, güneş ile ay arasına girmesi , dolunayın kararmasına sebep oldu. İşte sana gönlün letafeti! Bir avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ayırmadağın bir hale gelmekte!

Ekmek manevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok, kalbi daraltıyor. Manevi ekmek, yeşil diken gibi… deve yiyince yüz türlü fayda, yüzlerce lezzet bulmakta.

Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince; Damağını avurdunu yırtar, paralar. Yazıklar olsun; öyle yetişmiş gül kılıç kesildi. Ekmek de manevi oldukça o yeşil dikendi. Fakat şimdi zahiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.

Ey nazlı nazenin varlık (ey hüsameddin), bundan önce onu yemeğe alışmıştın. O alışkanlıkla bu kuru ekmeği de alıp yemek istiyorsun ama gayri mana, yerle karıştı; Toprakla karışık, kaskatı, dili damağı yırtar bir hale geldi. Ey deve, şimdi otu yeme, ondan çekin!

Söz, toprakla pek karışık bir hale geliyor, su bulandı… Kuyunun ağzını kapa ki Tanrı onu yine saf, yine hoş bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da. Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.

%d blogcu bunu beğendi: