Archive for the ‘ HZ.ALİ (K.V) ’ Category

Resulullah’dan Duymamışsam Dilsiz Olayım!

Ebu Müslim şöyle diyor:

Bir gün ben, Hasan-ı Basri ve Enes bin Malik birlikte Ümmü Seleme’nin ( Peygamberin zevcesi) evine gittik. Enes evin kapısı önünde oturarak içeri girmedi. Ama benle Hasan-ı Basri içeriye geçtik. Hasan-ı Basri Ümmü Seleme’ye selam verdi, o da de selamın cevabını verdi.

Daha sonra Ümmü Seleme: “Evladım sen kimsin?” diye sordu.

Hasan-ı Basri: “Ben Hasan-ı Basri’yim.”

Ümmü Seleme: “Ne için gelmişsin?”

Hasan-ı Basri: “Resulullah (s.a.a)’in Ali bin Ebu Talib hakkındaki hadisini bana söylemen için gelmişim.”

Ümmü Seleme: “Allah’a ant olsun ki, bu iki kulağımla Peygamber’den duyduğum bir hadisi sana söyleyeceğim; eğer yalan söylemiş olursam sağır olayım! Bu iki gözümle gördüm, görmemiş isem kör olayım! Kalbim onu almıştır, eğer buna tanıklık etmese Allah onu mühürlesin! Eğer Resulullah (s.a.a)’den duymamış ise dilsiz olayım. Resulullah (s.a.a) Ali bin Ebu Talib’e şöyle buyurdular:

“Ya Ali! Kim kıyamet günü Allah’ın huzurunda hazır olduğu gün senin velayetini inkar ederse, müşrik ve puta tapanların safında yer almış olacaktır.”

Hasan-ı Basri bu hadisi duyunca şöyle dedi:

“Allâh-u Ekber, tanıklık ediyorum ki, gerçekten Ali bin Ebu Talib benim ve bütün müminlerin mevlasıdır.”

Ümmü Seleme’nin evinden dışarı çıktığımızda, Enes bin Malik, Hasan-ı Basri’ye; Neden tekbir getirdin?diye sordu. O da sebebini ona açıkladı. Bunun üzerine Peygamber’in hizmetçisi Enes bin Malik şöyle dedi: “Bu Hadisi, Resulullah (s.a.a) üç, dört defa buyurmuştur.”

Yabis Vadisinde Ne Geçti?



Ebu Besir diyor ki, Hz. Sadık (a.s)’a: “Adiyat suresindeki geçen Yabis (Kumsal çöl) Vadisinin macerası ve Hicri 8. Yılda (o mekanda) İslam ordusunun kahramanlıklarıyla ilgili olay nedir? dediğimde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdular:

“Yabis çölünün halkı on iki bin süvari nizam idi, ölüm anına kadar Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s)’a karşı savaşacaklarına dair ahdedip el ele verdiler.

Cebrail onların bu antlaşmasını Resulullah’a haber verdi. Resullullah (s.a.a) de Ebu bekri, daha sonra Ömer’i bir orduyla onlara doğru gönderdi. Bunlar bir netice elde etmeksizin geri dönüyorlar.

Peygamber (s.a.a) bu kez Hz. Ali’yi, muhacir ve ensardan oluşan dört bin kişiyle Yabis Vadisine doğru gönderiyor. Hz. Ali (a.s), ordusuyla birlikte Yabis Vadisi’ne doğru hareket etti.İslam ordusunun Hz. Ali’nin komutasında onlara doğru yürüdüğü düşmana bildirildi. Düşman silahçılarından iki yüz kişi savaş alanına doğru koştular. Hz. Ali (a.s) da bir grup ashabıyla birlikte onlara doğru yürüdü. Düşmana ulaştıklarında onların tarafından: “Siz kimsiniz, nereden gelmişsiniz, ne yapmak istiyorsunuz ?” diye soruyorlar.

Hz. Ali (a.s) onların cevabında şöyle buyurdu:

“Ben Resulullah’ın amcasının oğlu, Onun kardeşi ve elçisi Ebu Talip oğlu Ali’yim, sizi, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman etmenizi davet ediyorum, eğer iman ederseniz yarar ve zararda Müslümanlarla ortak olursunuz.”

Onlar Hz. Ali’nin sözüne karşılık şöyle dediler:

“Senin sözünü işittik, savaşa hazır ol ve bil ki, biz seni ve ashabını öldüreceğiz! Bizim vaadimiz yarın sabahtır.”

Hz. Ali (a.s) da onlara cevaben şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun size, beni ordunuzun çok olmasıyla mı tehdit ediyorsunuz? Bilin ki, biz Allah’tan, meleklerden ve Müslümanlardan sizin aleyhinize yardım alacağız. Yüce Allah’ın gücünden başka bir güç ve kudret yoktur.”

Düşman kendi yerine dönüp mevzisini pekinleştirdi. Hz. Ali (a.s) da ordusuna dönüp savaşa hazırlanmaya koyuldu. Hz. Ali (a.s) Müslümanlara, gece vakti bineklerinin cihazlarını hazırlamalarını, kuşanmalarını ve sabah erken düşmana saldırmak için hazır bir vaziyette olmalarını emretti.

Sabah şafağı söktüğünde Ali (a.s) ordusuyla birlikte namaz kılıp düşmana saldırdılar. Düşman öyle gafil avlandı ki, Müslümanların onlara nereden saldırdığını anlayamadı. İslam ordusunun geride kalanı henüz yetişmemişken onlardan çoğu öldürülüp neticede bir çokları da esir alındı ve malları ise Müslümanların eline geçti.

Cebrail-i Emin, Hz. Ali ve İslam ordusunun muzaffer olduğunu Hz. Peygambere haber verdi. Resulullah (s.a.a) minbere çıkıp Allah’a hamt ettikten sonra Müslümanların düşmana galip olduğunu ve İslam ordusundan sadece iki kişinin şahadete eriştiğini halka duyurdu.

Daha sonra Peygamber (s.a.a) ve ashabı Medine’den çıkıp Hz. Ali’yi istikbal etmeğe koştular. Medine’nin bir fersahlığında Hz. Ali’nin ordusuyla karşılaşıp onlara hoş geldiniz dediler. Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’i görünce bineğinden aşağı indi, Peygamber (s.a.a) de bineğinden aşağı inip Hz. Ali’nin alnından öptü. İslam ordusunun istikbaline gelen Müslümanlar da Hz. Peygamber gibi Hz. Ali’yi kutlayıp bu fethi tebrik ettiler, düşmandan elde edilen bolca ganimeti ve esirleri görerek daha çok sevindiler.

Bu esnada Cebrail-i Emin gök yüzüne inerek ve bu zaferden dolayı “Âdiyât” suresini Resulullah’a getirdi:

“Soluk soluğa koşan atlara ant olsun, (tırnaklarıyla) ateş çakıp saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, bununla bir (düşman) topluluğun orta yerine kadar dalanlara…”

Peygamber (s.a.a)’in gözlerinden sevinç yaşları boşandı, işte burada o meşhur sözü Hz. Ali’ye buyurdular: 

“Eğer ümmetimden bir grubun, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında dedikleri söz gibi senin hakkında söylemesinden korkmasaydım, senin hakkında öyle bir söz söylerdim ki, her nereden geçseydin ayağının altındaki toprağı götürür onunla teberrük ederlerdi!”

Günahın Tedavisi

 

Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’ın muhlis ashabından biri olan Kumeyl şöyle diyor:

Bir gün İmam (a.s)’a: “Ey Emir’el- Müminin! Bir kul günah yapıyor, sonra da mağfiret diliyor. Acaba mağfiret dilemenin haddi (gerçeği) nedir?” diye sordum.

İmam (a.s): “Ey Kumeyl! Mağfiret dilemenin haddi tövbedir?” buyurdular.

Kumeyl: “Sadece bu kadar mı?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Nasıldır öyleyse?”

İmam (a.s): “Kul bir günah işlediğinde, tahrik ile “Esteğfirullah” (Allah’dan bağış diliyorum) diyor.”

Kumeyl: “Tahrik nedir?”

İmam (a.s): “Dil ve dudakları, hakikati peşinden getirmek kastıyla hareket ettirmektir.”

Kumeyl: “Hakikat nedir?”

İmam (a.s): “Kalple tasdik etmek (samimi bir kalple mağfiret dilemek) ve mağfiret dilediği günahı tekrarlamamaya karar vermektir.”

Kumeyl: “Bunları yaparsam mağfiret dileyenlerden sayılır mıyım?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Neden?”

İmam (a.s): “Çünkü sen henüz mağfiret dilemenin aslına ulaşmamışsın.”

Kumeyl: “Mağfiret dilemenin aslı nedir?”

İmam (a.s): “Günahtan tövbe etmektir. İşte bu, ibadet edenlerin ilk derecesidir; bir de ileride her çeşit günahtan kaçınmaya karar vermektir.

Mağfiret dileme altı mananın gerçekleşmesiyle olur:

Geçmiş (günahlara) karşı pişmanlık duymak.

Günahı, ebedi olarak terk etmeye karar vermek.

Kendinle diğer yaratıklar arasında bulunan hakları eda etmek.

Bütün farzlarda, Allah’ın hakkını ödemek.

Haramdan biten etleri, deri kemiğe yapışacak derecede eriterek yerine (helalden biten) et meydana getirmek (vücudu helal yoldan geliştirmek).

Vücuda, günahın tadını tattırdığı gibi, ona itaat etmenin de zorluk ve acısını tattırmak.”

ALLAH’IN (C.C.) ASLANI

 
Hz. Ali (a.s) in hayatından bir kıssa
Mekke’den yola çıkan müşrikler ordusu, otuz gün süren uzun bir yaya yolculuktan sonra nihayet “Medine” yakınlarına varmıştı. Mekke kafirlerinin reisi Ebu Süfyan, niceden beridir bu büyük orduyu hazırlamakla meşguldü. Henüz yeni kurulan İslam devletinin merkezi durumundaki Medine’ye karşı büyük bir saldırıya geçerek Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) ve ashabını şehid etmek ve böylece İslam’ı ortadan kaldırmak niyetindeydi. Mekke küffarı bu uğursuz planın mutlaka başarılı olabilmesi için her çareye başvurmuş ve ötedenberi İslam’a düşman kesilmiş bulunan Medine Yahudilerinin büyük bir bölümüyle de gizlice anlaşmıştı. Medine’deki bir avuç Müslüman’ı ortadan kaldırmak gayesiyle hazırlanan bu büyük ordu; asker sayısı on bine varacak kadar kalabalıktı.Mekke müşriklerinden oluşan ordu Medine’ye vardığında çok şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştı. Şehrin etrafına, derinliği 3-4 metreye varan büyük hendekler kazılmış, çukurlara da çeşitli engeller yerleştirilmişti. Kafirler bütün uğraşlarına rağmen hendeği aşıp şehre girmeyi başaramadılar.

Müşriklerin Medine’ye saldıracağını duyan Müslümanlar, Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) yakın ashabından olan İran’lı Müslüman Selmân-ı Farsî’nin önerisiyle, henüz küfür ordusu Medine’ye varmadan bütün şehrin etrafını bu büyük hendekle çevirmişlerdi.

Böyle bir engelle karşılaşacaklarını akıllarından bile geçirmeyen küffar ordusu neye uğradığını şaşırmış ve hendeğin ötesinde çivilenip kalıvermişti! Onlar hiçbir engelle karşılaşmadan, hatta atlarından inmeye bile gerek kalmaksızın rahatça Medine’ye girebileceklerini ve birkaç dakika zarfında bütün Müslümanları kılıçtan geçireceklerini zannederek gelmişlerdi buraya… Oysa ki müslümanlar bu kocaman hendeği kazmış ve onların şehre girmesini önlemişti işte!..

O sırada Ebu Süfyan’ın öfkeli haykırışı küffar ordusuna hakim olan öldürücü sessizliği bozdu. Ordunun hendek etrafında kamp kurmasını, komutanlarla görüşüp meseleye bir çözüm yolu buluncaya kadar askerlerin beklemesini emrediyordu.

Mekke müşrikleri kısa zamanda hendek çevresinde çadırlar kurdular. Medine, küffarın muhasarası altındaydı artık.

-*-

Medine’nin muhasarası günlerce sürdü… Bu bekleyiş müşriklerin moralini bozmuştu; herkes bezgin ve yorgundu. Öte yandan, bu müddet zarfında Medine’ye girebilecek bir yol da bulamamışlardı. Bu da onların öfkesini artırmış, kızgınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir hale gelmelerine sebep olmuştu.

Hendeğin öte tarafında, Medine’de bulunan ve sayıları üç bine varmayan Müslümanlarsa Allah’a iman etmiş olmanın verdiği azimle ve her lahza daha yoğun bir şekilde hazırlanıyor ve kafirlere aman vermeyerek hendeğe yaklaşanları ok yağmuruna tutuyorlardı.

İşte o günlerden birinde, ansızın beklenmedik bir hadise oldu!..

Küffar ordusunun içinde Abdü Veddoğlu Amr adlı pek yaman bir savaşçı vardı, Araplar arasında tanınmış bir kahraman, meşhur bir silahşördü. Muhasaranın uzamış olmasına çok sinirlenen Amr, öfkeden deliye dönmüşcesine bir kızgınlıkla hendek boyunca at koşturuyor, her yeri dikkatle gözden geçirerek hendeği aşabileceği bir nokta bulmaya çalışıyordu. Nihayet dar bir yer buldu ve var gücüyle nara atıp atını mahmuzlayarak uzun bir atlayışla hendeğin ötesine geçmeyi başardı!

Amr, Medine tarafındaydı şimdi…

Bu hadise üzerine her iki taraftaki ordudan sesler yükselmeye başladı; bütün gözler Amr’a çevrilmişti. Sevinçten çılgına dönen Mekke kafirleri neşeyle Amr’ı övüyor, habire onu teşvik ediyorlardı.

Amr ilerliyordu… İslam ordusunun karşısına gelince durdu, kınından sıyırdığı kılıcını sallayarak bağırdı:

-Hey!…Aranızda karşıma çıkacak bir er yok mu?!

Müslümanlardan çıt çıkmıyordu, herkes başını öne eğmişti. Onun gibi bir savaşçıyla dövüşmek her yiğidin kârı değildi zira..

O sırada Müslümanlar arasından yükselen bir ses etrafa hakim olan sessizliği bozdu! İmam Ali’nin (a.s) sesiydi bu; Amr’a karşı savaşmak için Resulullah’tan (s.a.a) izin istiyordu.Henüz Resul-ü Ekrem (s.a.a) İmam Ali’nin (a.s) meydana çıkmasına izin vermemişti ki Amr’ın narası tekrar duyuldu.-Heey!.. Karşıma çıkacak kimse yok mu diye bağırmaktan sesim kısıldı… Yok mu içinizde bana cevap verebilecek bir yiğit?! Ey Müslümanlar!.. Siz, “Eğer ölürsek cennete gideriz, seni öldürürsek sen cehenneme gidersin” demiyor musunuz? O halde biriniz beni cehenneme göndersin ya da ben onu öldüreyim ve o cennete gitmiş olsun!…İmam Ali (a.s) meydana çıkmak için Hz. Resulullah’tan (s.a.a) tekrar izin istedi; ancak Resul-ü Ekrem (s.a.a) bu defa da izin vermedi ona.

Amr, meydanın ortasında bağırmaya devam ediyordu halâ… Onun her narasıyla birlikte küffar ordusundan alkışlar yükseliyor, büyük bir sevinçle Amr’ı teşvik ediyorlardı.

Amr, meydanda bir kez daha at koşturduktan sonra üçüncü defa var gücüyle bağırıp kendisiyle dövüşecek savaşçı istedi.

Bu defa da Müslümanlar arasından mertçe ve yiğitçe ortaya çıkan yine İmam Ali (a.s) oldu, Resulullah’tan (s.a.a) bu dövüş için izin istedi. Resul-ü Ekrem (s.a.a) bu sefer izin vermişti ona!…

İmam Ali (a.s) mutluydu, gülümsüyordu… Allah aşkıyla coşup kabaran bir yürek, sarsılmaz bir iman ve azimle dudaklarında sürekli bir tebessüm, kendinden emin ve kararlı adımlarla meydana doğru yürüdü… Amr’a yaklaşıyordu, yerinde durmayıp ona doğru ilerlemeye devam ederek:

-Sakin ol bakalım! diye bağırdı, “Biraz bekle hele! Sana cevap verecek olan biri var, korku nedir bilmeksizin sana doğru gelmede işte…”

Bütün gözler meydana çevrilmişti. Küffar ordusundaki velvele dinmiş, herkes boynunu uzatarak onların büyük kahramanlarına karşı vuruşma cüreti göstereni tanımaya çalışıyordu.

Hz. Ali’nin (a.s) Amr’a doğru ilerleyişini seyreden Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) :

-İşte! buyurdular, bütün küfürle bütün iman karşı karşıya geldi şimdi!..

Sonra da İmam’ın (a.s) muzaffer olması için mübarek ellerini kaldırıp Allah’a duaya koyuldular.

Amr, dizgini kuvvetle çekerek atını yatıştırdıktan sonra gözlerini kısıp Müslümanlara doğru dikkatle bakmaya başladı; kendisine doğru gelenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çok geçmeden İmam (a.s) Amr’ın karşısına dikilmişti bile… Amr, onu tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten sonra hayretle:

-Hey, delikanlı! dedi, ölümüne susadın galiba… Benim kim olduğumu biliyor musun sen?!

İmam (a.s) cevap verdi:

-Adını duymuşluğum var… Ben de Ebu Talib oğlu Ali’yim…

“Ali” ismini duyan Amr iliklerine kadar ürperdi… Onun Uhud ve Bedir savaşlarında gösterdiği akılalmaz cesareti hatırlamıştı. Pek çetin bir yiğit olduğunu çok iyi biliyordu onun… Atını hafifçe mahmuzlayıp İmama (a.s) doğru yaklaştı, bu defa aşağıdan alıyordu; korktuğunu belli etmemeye çalışarak:

-Ey Ebu Talib oğlu! dedi, sen çok gençsin daha, önünde koca bir ömür görüp geçirmen gereken nice günler var! Canını şimdi alırsam pek yazık olur sana… İş işten geçmeden dön git de başkası gelsin benimle dövüşe…

İmam Ali (a.s) ona doğru bir adım atıp:

-Ey Amr, dedi, seninle vuruşmaya geldim ben. Vuruşacak er arayan sen değil miydin?!

Amr:

-Baban Ebu Talib’le arkadaşlığımız vardı ne de olsa, dedi; sana kıymak, kanını dökmek istemem…

İmam aldırmadı, 

-Ey Amr! dedi, savaş meydanında senden üç dilekte bulunanın bir dileğini mutlaka kabul ediyormuşsun öyle mi?

Amr, yüksek sesle:

-Öyledir! diye cevap verdi, doğru duymuşsun!

İmam (a.s) :

-O halde benim de üç dileğim var sende, birine mutlaka uyacaksın… dedi.

Amr: 

-Söyle bakalım, ne istiyorsun? diye sordu gururla…

İmam:

-Putperestlik ve şirki bırak, dedi, Allah’a inan, Muhammed’in (s.a.a) hak üzere gelmiş bir peygamber olduğunu kabul et ve Müslümanlar arasında izzet ve şerefle hür bir insan olarak yaşa!…

Amr:

-Buna imkan yok, dedi, diğer isteğini söyle!

İmam:

-Peki, dedi, o halde bizimle savaşmaktan vazgeç ve geldiğin yoldan geri dön… Yaman bir atın var, seni hendeğin öbür tarafına geçirebilir…

Amr sinirlenerek:

-Olacak şey mi bu? diye çıkıştı, o zaman korktu da kaçtı diye herkes alay eder benimle! Şunu bilmiş ol ki Medine Müslümanlarına kim olduğumu göstermeden buralardan gitmem!

Hz. Ali (a.s) gülümseyerek:

-O halde üçüncü ve son teklifimi kabul et, dedi, atından in de vuruşalım seninle!..

Bu söz Amr’ı çileden çıkarmaya yetmişti; öfkeli bir sıçrayışla bir hamlede atından inerek İmam Ali’ye (a.s) doğru hışımla saldırdı.

Her iki ordu bir anda sessizliğe gömülmüş, bu amansız dövüşün nereye varacağını beklemedeydi.

Amr, kılıcıyla birkaç kez havada kavisler çizdikten sonra var gücüyle ,z. Ali’nin (a.s) başına savurdu. İmam, çevik bir hareketle kalkanını kullanıp Amr’ın kılıcını havada karşıladı. Bu şiddetli darbenin gürültüsü meydanın sessizliğini bozmaya yetmişti. Mekke kafirlerinin saflarından ansızın sevinç çığlıkları yükseldi; Müslümanlarıysa keder sarmış, herkes bir sessizliğe gömülmüştü birden…

Amr’ın indirdiği şiddetli kılıç darbesi İmam Ali’nin (a.s) kalkanını parçalamış ve alnını yaralamıştı! İmam (a.s) umulmadık bir süratle başındaki sarığı yarasına sarıp ikinci bir hamleye hazırlanan Amr’a davranma fırsatı vermeyerek saldırıya geçti.

Hakk’ın kılıcı kesilmişti adetâ… Güçlü pençesiyle kılıcın kabzasını kavrayıp yıldırım hızıyla Amr’ın tepesine indirdi. İmam’ın (a.s) kılıcından yükselen göz kamaştırıcı kıvılcım küffar ordusunu dehşete düşürmüştü. Derken,Amr’a çarpan kılıç sesi bütün şiddetiyle kulaklarda çınladı. Darbe çok ani olmuştu…

Bir dağı yerinden sökecek kadar güçlü bir darbeydi bu.

Amr’ın iri vücudu, bu darbeyle bir pelte gibi olduğu yere yığılıvermişti.

Her iki ordudaki askerler meraklı bakışlarını meydana dikmiş, yoğun toz bulutu arasında yere düşenin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yere düşen kimdi acaba? İmam (a.s) mı, yoksa Amr mı?!

O sırada kulakları yırtarcasına göğe yükselen güçlü bir haykırış, bu sabırsız meraka bir son verdi.

Meydanın orta yerindeki toz bulutu arasından yükselen bu güçlü ses, İmam Ali’nin (a.s) tekbir sesiydi:

-Allah-u Ekber!..

İmamın (a.s) tekbir sesini duyan Müslümanlar galeyana gelmişti; hep birlikte ona katılarak tekbir getirmeye başladılar. Bu tekbir sesleri, küfür ordusunun yüreğine bir korku düşürmüştü.İmamın (a.s) amansız darbesi Amr’ı adeta toprağa çivilemiş gibiydi, yerinden kıpırdayacak mecali bile yoktu Amr’ın artık…İmam Ali (a.s) son darbeyi indirmek için çöküverdi Amr’ın göğsüne…Allah’ın arslanı karşısında aldığı bu yenilgi çok ani olmuş, Amr’ın sırtı ummadığı kadar kısa bir sürede, göz açıp kapayıncaya kadar yere gelmişti işte… Amr’ın bütün vücudu tepeden tırnağa öfke ve kıskançlıkla doluydu şimdi, yalım yalım bir ateş içten içe yakıp kavuruyordu bütün benliğini… Öfke va hasedin şiddetinden, yarasının acısını duymuyordu bile… Bu dayanılmaz kin ve nefret, hayatının son lahzasında yiğitliğe yakışmayan bir harekette bulunmasına sebep oldu. Artık kurtuluş çaresi kalmadığı, bütün mecalini yitirmiş olduğu bu sırada son gayretini, Hz. Ali’nin (a.s) yüzüne tükürme küstahlığını göstermişti!…

Amr’ın bu küstahlığı, er meydanında bir başka kahramanlığın meydana gelmesine sebep olacaktı.

İmam Ali (a.s) Amr’a son darbeyi indirmek için kaldırdığı kılıcını yavaşça yere indirdi…

Amr’ın göğsünden kalktı…

Metanetle yüzündeki tükrüğü sildi…

Derin bir “ah” çekerek gözlerini uçsuz bucaksız göğün meçhul bir noktasına diktikten sonra sakin ve yavaş adımlarla meydanda yürümeye başladı.

Herkes, hatta bizzat Amr ve Mekkeli müşrikler bile onun bu umulmadık davranışı karşısında hayretten donakalmış durumdaydı…

Ali (a.s), Amr’ı niye bırakmış, tam onu altetmişken göğsünden niçin kalkmıştı?!

Neden Amr’ın işini bitirmemişti hemen?

Ne diye meydanda yürümeye başlamıştı?

Son darbeyi niçin indirmiyordu halâ?!

Ne düşünüyordu Ali (a.s) acaba?

Neden?

Sırası mıydı şimdi?!

Ancak, o sırada İmam’ın zihninden geçen fevkalâde düşünceler ve içinde kopan “büyük cihad” fırtınasını Allah ve Resulünden (s.a.a) başka kimsenin bilmesi mümkün değildi.

İmamın (a.s) bütün varlığının tepeden tırnağa iman ve Allah rızasıyla dolup taştığı lahzalardı bunlar…

Amr’ın yaptığı küstahlık, İmam’ı, Allah’ın arslanı Ali’yi (a.s) gazaba getirmiş, onun öfkelenmesine sebep olmuştu…

Herkes, İmamın (a.s) o sırada kılıcını var gücüyle Amr’ın tepesine indireceğini sanmış; fakat o, beklenenin tam tersine, bunu yapmamıştı!

İmam (a.s) o sırada Amr’ı öldürecek olursa bunun tamamıyla Allah rızası için olmayacağını, öfkelenmiş olmasının da bu darbede payı olabileceğini düşünmüş ve bu düşünceyle Amr’ın göğsünden kalkarak yürümeye başlamıştı.

Birkaç adım attıktan sonra İmamın (a.s) öfkesi geçti…

Şimdi hem Amr’ı, hem öfkesini yenmişti…

Soğukkanlı adımlarla Amr’a yaklaştı…

O güne değin Allah rızasından başka hiçbir sebeple kalkmayan kılıcını bu defa da yalnızca ve yalnızca Allah rızası için kullanarak var gücüyle Amr’a indirdi.

Amr’ın işi bitmişti artık… İmam (a.s) metanet ve alçakgönüllülükle Müslümanların saflarına doğru yürüdü.

Amr’ın pek pahalı bir zırhı ve oldukça kıymetli bir kılıcı vardı. Araplar arasında adetti; er meydanında rakibini yenen, onun zırhını ve kılıcını da alırdı. Fakat İmam Ali (a.s) bu geleneğe uymadı; Abdü Veddoğlu Amr’ın ne kılıcına dokundu, ne de zırhına…

Görülmemiş bir mertlikti bu…

Aradan günler geçti… Amr’ın ölüm haberini duyan kızkardeşi:

-Onu kim öldürdü? diye sordu.

Kardeşini öldürenin Ali (a.s) olduğunu öğrenince de üzüntü veya herhangi bir rahatsızlık belirtisi göstermeksizin:

-Kardeşimi Ali’den (a.s) başkası öldürmüş olsaydı ona gözyaşı döker, matem tutup ağlardım, dedi. Fakat er meydanında yiğitlikte benzeri olmayan, cesarette eşi görülmemiş Ali gibi mert bir cengavere yenilmiş olması utanılacak ve üzüntü duyulacak bir şey olmadığı gibi aynı zamanda iftihar vesilesidir de!..

İmamın (a.s) bu tarihi darbesi, Mekke müşrik ordusunun moralini alt üst etmiş ve bir anlamda yenilgiyi kabullenmelerine yol açmıştı. Nitekim müşrikler çok geçmeden muhasarayı kaldırarak ümitsiz ve yenik bir halde Medine’den uzaklaşmak zorunda kaldılar.

İmam Ali’nin (a.s) Hendek savaşındaki teke tek savaşında gösterdiği yiğitlik, bu savaşın kaderini belirleyecek kadar önemli olmuştu. Nitekim hz. Resulullah (s.a.a) efendimiz bu konuda :

-Ali’nin (a.s) Hendek günü bir kılıç vuruşu, insanların ve cinlerin kıyamete dek yapacakları bütün ibadetlerden üstündür! buyurdular.

Yazan: Ahmed ArabluÇeviren: İsmail Bendiderya

(alıntıdır…)

Celcelutiye

1400 yıl öteden gençlere öğütler

Nasihatler

Hazreti Alinin hutbesi

Kısaca Hayatı

Resulullah’ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû Talib, annesi Kureyş’ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib’tir. Künyesi Ebu’ı Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru’l-Mü’minin’dir. Ayrıca ‘Allah’ın Arslanı’ ünvanıyla da anılır.

Hz. Ali küçük yaşından beri Resulullah’ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm’ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice’den sonra müslümanlığı ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice’yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali’ye Peygamberimiz şirkin kötülüğünü, tevhidin manasını anlattığında Hz. Ali hemen müslüman olmuştu. Mekke döneminde her zaman Resulullah’ın yanındaydı. Kâbe’deki putları kırmasını şöyle anlatır: “Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe’ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediğim zaman kalkamıyacağımı anladı, omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayağa kalktı. Kendimi istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe’nin üzerinde bir put vardı, onu sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça oldu. Resulullah’ın omuzlarından indim. İkimiz geri döndük.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).

Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakkı tebliğ etmek hususunda Allah’u Teâlâ’dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp ilâhî emirleri tebliğ edince, Kureyş müşrikleri onunla alay etmişti. İkinci toplantıyı yapmasını Hz. Ali (r.a.)’ye bıraktı, Ali de bir ziyafet hazırlayarak Hasimoğullarını davet etti. Resulullah yemekten sonra: “Ey Abdülmuttaliboğulları, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiş bulunuyorum.

İçinizden hanginiz benim kardeşim ve dostum olarak bana bey’at edecek” dedi. Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah’a onun istediği sözlerle bey’at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, “Kardeşimsin ve vezirimsin ” diyerek Hz. Ali’yi taltif etti.

Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine verilmek üzere Ali’ye bıraktı ve o gece Hz. Ali, Resulullah’ın yatağını da yatarak müşrikleri şaşırttı. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber’i öldürmeye gelen müşrikleri oyalayarak onun yerine hayatını tehlikeye atmış, bu suretle Peygamber’e hicreti sırasında zaman kazandırmıştır. Hz. Ali, Peygamberimiz’in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etti. Medine’de de Hz. Peygamber’in devamlı yanında bulundu, bütün cihat harekâtlarına katıldı, Uhud’da gâzî oldu. Bedir’de sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı; hakim noktaları tesbit ederek Hz. Peygamber’e bildirdi. Bu mevkiler işgal edilerek, Bedir’de önemli bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir gazasının başlamasından önce, Kureyşliler’le teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu döğüşte, hasmı Velid b. Muğire’yi kılıcı ile öldürdüğü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. Kendisine “Allah’ın Arslanı” lâkabı ve Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan ve bir de deve verildi.

Hz. Ali, Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma ile evlendi. Nikâhını Hz. Peygamber kıydı. O zamana kadar Resulullah’la oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayrı bir eve taşındı. Hz. Ali’nin, Hz. Fâtıma’dan üç oğlu, iki kızı dünyaya geldi.

Hicret’in üçüncü yılında Uhud savaşında, müslüman okçuların hatası yüzünden müşrikler müslümanların üzerine saldırmışlar ve Hz. Peygamber de yaralanarak bir hendeğe düşmüş ve düşman onun öldüğünü yaymıştı. Halbuki o sırada döğüşe döğüşe gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber’in içine düştüğü hendeğe ulaşarak, onu korumaya almıştı. İki tarafın da kazanamadığı bu savaşta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu.

Uhud savaşından sonra Hz. Ali “Benu Nadr” Yahudilerinin hainlikleri üzerine bu kabile ile yapılan savaşı bizzat idare etti. Bütün çarpışmalarda Hz. Ali kahramanca döğüşmüş ve müşriklerin en meşhur savaşçılarını öldürmüştür. Hudeybiye barışında sulh şartlarının yazılmasında o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya şöyle başladı: “Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah….” Ancak müşrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, “Resulullah” yerine “Muhammed b. Abdullah” yazmasını Hz. Ali’ye söylemiş fakat Hz. Ali “Resulullah” ifadesinin yazımında ısrar etmiştir.

Hz. Ali Mekke’nin fethi sırasında yine sancaktardı. “Keda” mevkiinden Mekke’ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte Kâbe’deki bütün putları kırdılar.

Mekke’nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid’i Benu Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarından, “müslüman olduk” anlamındaki “eslemna” kelimesi yerine “sabbena” dediği için Hâlid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayı duyunca çok üzüldü. Hz. Ali’yi bu hatayı telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme’ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip mağdur olanların zararlarını telâfi etmişti.

Huneyn gazasında müslümanlar bir ara bozulup dağıldılar. Sayıları binleri bulduğu halde içlerinden ancak birkaç kişi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu savaşta yalnız sabırla tahammül etmekle kalmayarak gösterdiği yiğitlik ve kumandanlıkla İslâm ordusunun kendi safında toparlanmasını sağladı.

Resulu Ekrem hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkarken Hz. Ali’yi ehl-i beytin muhafazası için Medine’de bıraktı, ancak bu sefere katılamadığı için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: “Musa’ya göre Harun ne ise, sen bana karşı o olmak istemez misin?” dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu.

Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali’yi Mekke’ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müşrikin artık Kâbe-i Şerîfi bundan sonra haccedemeyeceğini bildirdi.

Yemen bölgesinin İslâm’a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib’e verildi. Hz. Ali “Bu çok güç bir iş” dedi. Resulullah da “Ya Rabb, Ali’nin dili tercümanı, kalbi hidayet nurunun memba olsun” diye dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen’e gitti, kısa süren irşadları sayesinde Yemen’in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.

Hz. Peygamber’in vefatı sırasında, hücresinde bulunanların başında geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildiği sırada Hz. Ali Resulullah’ın hücresinde tekfin ile meşgul idi.

Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip adeta İslâm devletinin baş kadısı olarak görev yaptı. Hz. Ömer’in şehâdeti üzerine yine devlet başkanını seçmekle görevlendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.

Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikayetleri hep Hz. Osman’a bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman’ı muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti.

Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra İslâm’ın ileri gelen şahsiyetleri ona bey’at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah’ın bir takdiri olarak son derece karışık bir dönem oldu. Hilâfete geçtiğinde hâlledilmesi gereken bir çok problemle karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Sıffın gibi iç çatışmaları doğurdu. İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları giderme konusunda büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi.

Nihayet, Kûfe’de 40/661 yılında bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın etkisiyle şehid oldu.

Hz. Ali devamlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanında bulunduğu için Tefsir, Hadîs ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta Resulullah’ın tabiri ile “ilim beldesinin kapısı” olarak ümmetin en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına rağmen İslâm’ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük katkıları olmuştu.

Medine’de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öğretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin öğretilmesini Ebu Esved ed-Düeli’ye, Kur’an okutma ve öğretme işini Abdurrahman esSülemi’ye, Tabiî ilimler konusunda öğretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd’a verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme’yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Malî işleri, dağıtma ve toplama diye iki kısma ayırmazdı.

Ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı. Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin hakkına tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe’de görenler, kışın soğuğunda ince bir elbisenin altında tir tir titreyerek camiye gittiğini aktarırlar. Devlet yönetici ve memurlarının nasıl davranmaları gerektiği konusunda şu yönetmeliği hazırlamıştı.

1. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın .

2. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.

3. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .

4. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.

5. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.

6. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.

7. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.

8. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyin.

9. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz samimi kişileri kullanın.

10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.

11. Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırın .

12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.

13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.

14. El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını artırır.

15. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.

16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayın .

17. Kan dökmekten kaçının, İslâm’ın hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.

Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. Beş yıllık halifeliği çok önemli olaylarla, savaş ve sıkıntılarla geçmişti. Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yoldan sabırla mücadele etmek istedi sonunda şehid oldu.

Hz. Ali İslâm’ın bütün güzelliklerine vakıftı. Çünkü o, Resulullah’ın daima yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamber’den beş yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmın nazariyatından çok amelî keyfiyetine bakardı: “Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber’in tekzip edilmesini ister misiniz?” (Buhârî, İlim) demiştir.

Hz. Ali’nin, Hz. Fâtıma’dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adlı oğulları ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adlı kızları oldu.

Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son derece cömertti. Medine’de müslümanların durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah’a gitti. Resulullah kızıyla damadının arasına girerek: “Ben size hizmetçiden daha hayırlısını haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere de Subhanallah deyin” buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturdukları sırada kapılarına bir dilenci geldi, onlar da yemeği dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra şu ayet-i kerime indi: “şüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan bir tastan içerler. Allah’ın kullarının taşıra taşıra içeceği bir kaynak. Adağı yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. İçleri çektiği hâlde yiyeceği, miskine, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz oldukça asık suratlı zorlu bir günden dolayı Rabbımızdan korkuyoruz’ derler. Allah da bu günün şerrinden onları korur. Onlara parlaklık ve sevinç verir.” (İnsan, 5/11)

Hz. Ali’nin “Zülfikâr” adı verilen meşhur bir kılıcı vardı. Kılıcın ağzı iki çatallı idi ve Hz. Ali’ye Resulullah tarafından hediye edilmişti.

Hz. Ali’nin cömertliği, insanîliği, Resulullah’a olan yakınlığıyla edindiği büyük manevî miras onu yüzyıllardır halk inançlarında destani bir kişiliğe büründürmüştür. Bir gün onun dört dirhemi vardı. Birini açıktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkında şu ayet-i kerime indi: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katında karşılıkları vardır ve üzülecek de değillerdir.” (el-Bakara, 2/274).

Hz. Ali’nin peygamberimizden rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler: “Günah işleyen biri pişman olur, abdest alır namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse Allah’u Tealâ Nisâ suresinde ‘Biri günah işler veya kendine zulmeder sonra pişman olup Allah’u Teâlâ’ya istiğfar ederse Allah’u Teâlâ’yı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur’ buyurmaktadır.”

“Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe Allah’u Teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez. “

“Malınızın zekâtını veriniz. Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı yoktur. “

Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali’ye buyurdu: ” Ya Ali, altıyüzbin koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veya altıyüzbin nasihat mı istersin ? ” Hz. Ali dedi: “Altıyüzbin nasihat isterim.” Peygamberimiz buyurdu: “Şu altı nasihate uyarsan altıyüzbin nasihata uymuş olursun: 1. Herkes nafilelerle meşgul olurken sen farzları ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehapları ifa et. 2. Herkes dünya ile meşgul olurken sen Allah’u Teâlâ’yı hatırla. İslâm’a uygun yaşa; İslâm’a uygun kazan; İslâm’a uygun harca. 3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol. 4. Herkes dünyayı imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken sen Hakk’ın rızasını gözet; hakka yaklaştırıcı sebep ve vasıtaları ara. 6. Herkes çok amel işlerken sen amelinin çok olmasına değil, ihlaslı olmasına dikkat et.”

Hz. Ali buyurdu: “Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz, kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.”

“İnsanın yaslanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır. “

“Kul ümidini yalnız Rabbi’ne bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır. “

“Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.”

“Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise ahireti unutturur. “

“Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir. “

“Takva, hataya devamı bırakmak; aldanmamaktır . “

“Kalpler, kaplara benzer. Hayırlı olanı, hayırla dolu olanıdır.”

“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum. “

Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak İslâm’ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir .

%d blogcu bunu beğendi: